Almanca C1 kelimeleri, akademik metinleri, haberleri ve iş hayatındaki karmaşık konuşmaları anlamak ve kendinizi ayrıntılı ifade etmek için gereken ileri seviye kelimelerdir. Bu sayfada 1.000’den fazla C1 kelimesini ve ifadesini harf harf bulursunuz: isimler artikeliyle, her kelime Türkçe anlamı ve bir örnek cümleyle.
Liste, Goethe-Zertifikat C1 konularına göre AlmancaABC tarafından hazırlandı; Türkçe anlamlar ve örnek cümleler bize aittir. AlmancaABC, Goethe-Institut ile bağlantılı değildir. Önceki seviyeler: B1-B2 kelimeleri ve mesleki B2 kelimeleri.
C1 PDF’ini indirip saklayabilirsiniz. Tek seferlik ödeme, abonelik yok. İlk sayfaları ücretsiz önizlenir.
Harfe Göre Almanca C1 Kelimeleri
İlgili harfe geçmek için aşağıdaki bağlantıları kullanın:
Not: Bir kelimenin başka anlamları ve kullanımları için Almanca-Türkçe Sözlük sayfasına bakabilirsiniz. Buradaki anlamlar C1 seviyesindeki temel kullanımı verir.
“A” Harfi ile Başlayan Almanca C1 Kelimeleri
| Sıra No. | Almanca kelime, anlamı ve örnek cümle |
|---|---|
| 1 | die Abbaubarkeit (parçalanabilirlik, bozunabilirlik) Die biologische Abbaubarkeit der Verpackung wird unter kontrollierten Bedingungen geprüft. — Ambalajın biyolojik olarak parçalanabilirliği kontrollü koşullarda test ediliyor. |
| 2 | sich abfinden mit (kabullenmek, razı olmak) Mit der Absage der Hochschule finde ich mich noch nicht ab. — Üniversiteden gelen ret cevabını henüz kabullenemiyorum. |
| 3 | die Abfindung (işten ayrılma tazminatı) Nach der Betriebsschließung vereinbarte Mehmet mit seinem Arbeitgeber eine Abfindung. — İşletme kapandıktan sonra Mehmet işvereniyle işten ayrılma tazminatı konusunda anlaştı. |
| 4 | der Abgabetermin (teslim tarihi) Der Abgabetermin für die Projektarbeit wurde wegen technischer Probleme verschoben. — Proje ödevinin teslim tarihi teknik sorunlar nedeniyle ertelendi. |
| 5 | abgelten (karşılığını vermek, telafi etmek) Der Betrieb gilt die angesammelten Überstunden durch zusätzliche freie Tage ab. — İşletme biriken fazla mesaiyi ek izin günleriyle telafi ediyor. |
| 6 | die Abhilfe (çözüm, giderme) Bei stickiger Luft im Büro könnte eine bessere Lüftung Abhilfe schaffen. — Ofisteki havasızlık sorununa daha iyi bir havalandırma çözüm olabilir. |
| 7 | der Abklatsch (özgün olmayan taklit, kötü kopya) Die neue Serie wirkt wie ein liebloser Abklatsch einer bekannten Familiengeschichte. — Yeni dizi bilinen bir aile hikâyesinin özensiz bir taklidi gibi görünüyor. |
| 8 | abklopfen auf (bir açıdan incelemek, olası sorunları araştırmak) Wir klopfen den Mietvertrag auf mögliche Nachteile für unser Unternehmen ab. — Kira sözleşmesini şirketimiz için olası sakıncalar açısından inceliyoruz. |
| 9 | die Abmachung (anlaşma) Gilt unsere Abmachung auch dann, wenn sich der Projektbeginn kurzfristig verschiebt? — Projenin başlangıcı aniden ertelenirse anlaşmamız yine de geçerli mi? |
| 10 | abmahnen (yazılı ihtar vermek, uyarmak) Die Personalabteilung mahnt den Mitarbeiter wegen wiederholter unentschuldigter Verspätungen ab. — İnsan kaynakları birimi çalışana tekrar eden mazeretsiz gecikmeleri nedeniyle yazılı ihtar veriyor. |
| 11 | die Abmahnung (yazılı ihtar, uyarı) Die Abmahnung nennt genau, welche Pflicht der Mitarbeiter verletzt hat. — Yazılı ihtarda çalışanın hangi yükümlülüğünü ihlal ettiği açıkça belirtiliyor. |
| 12 | der Abnehmer (alıcı, müşteri) Für die regionalen Produkte sucht die Genossenschaft weitere gewerbliche Abnehmer. — Kooperatif yöresel ürünler için yeni ticari alıcılar arıyor. |
| 13 | der Abnehmerkreis (müşteri kitlesi, alıcı çevresi) Seit wir online verkaufen, reicht unser Abnehmerkreis weit über die Region hinaus. — İnternetten satış yapmaya başladığımızdan beri müşteri kitlemiz bölgenin çok ötesine uzanıyor. |
| 14 | die Abrechnung (hesap dökümü, hesaplaşma) In der monatlichen Abrechnung fehlen die Zuschläge für zwei Nachtschichten. — Aylık hesap dökümünde iki gece vardiyasının ek ödemeleri eksik. |
| 15 | abschlagen (reddetmek, geri çevirmek) Leider hat mir die Chefin meine Bitte um einen freien Freitag abgeschlagen. — Ne yazık ki müdürüm, cuma günü için izin isteğimi geri çevirdi. |
| 16 | abschrecken von (vazgeçirmek, caydırmak) Die hohen Mietkosten schrecken junge Familien von einem Umzug ins Zentrum ab. — Yüksek kiralar genç aileleri şehir merkezine taşınmaktan caydırıyor. |
| 17 | das Abstract (bilimsel özet) Im Abstract fasst Elif die wichtigsten Ergebnisse ihrer Untersuchung knapp zusammen. — Elif bilimsel özette araştırmasının en önemli sonuçlarını kısaca aktarıyor. |
| 18 | abwägen (tartmak, karşılaştırarak değerlendirmek) Ich wäge die Risiken des Berufswechsels gegen die möglichen Vorteile ab. — Meslek değiştirmenin risklerini olası avantajlarıyla karşılaştırarak değerlendiriyorum. |
| 19 | die Abwanderung (başka yere göç, göçle ayrılma) Der Bericht führt unbesetzte Stellen auf die Abwanderung junger Fachkräfte zurück. — Rapor, kadroların boş kalmasını genç uzmanların başka bölgelere göç etmesine bağlıyor. |
| 20 | das Abwasser (atık su) Das Abwasser aus der Produktion wird vor der Einleitung gründlich gereinigt. — Üretimde oluşan atık su tahliye edilmeden önce iyice arıtılıyor. |
| 21 | die Achse (aks, dingil; eksen) Die beschädigte Achse muss vor der nächsten Fahrt fachgerecht repariert werden. — Hasarlı aks bir sonraki yolculuktan önce usulüne uygun onarılmalıdır. |
| 22 | ad acta legen (rafa kaldırmak, gündemden çıkarmak) Nach der Ablehnung des Förderantrags legen wir das Projekt vorerst ad acta. — Destek başvurusu reddedildiği için projeyi şimdilik rafa kaldırıyoruz. |
| 23 | die Adoleszenz (ergenlik) Der Vortrag beleuchtet, wie sich das Selbstbild während der Adoleszenz verändert. — Sunumda ergenlik döneminde kişinin kendine bakışının nasıl değiştiği ele alınıyor. |
| 24 | der Adressat (muhatap, alıcı) Bitte prüfen Sie, ob alle Adressaten der E-Mail die Unterlagen benötigen. — Lütfen e-postanın tüm alıcılarının bu belgelere ihtiyacı olup olmadığını kontrol edin. |
| 25 | die Aggression (saldırganlık, öfke) Bei Beschwerden versucht das Team, auf Aggression ruhig statt gereizt zu reagieren. — Ekip, şikâyetler sırasında saldırgan davranışlara öfkelenmeden, sakince karşılık vermeye çalışıyor. |
| 26 | die Agilität (çeviklik, değişime hızla uyum sağlama) Die Agilität unseres Teams zeigt sich besonders bei kurzfristigen Änderungen im Projekt. — Ekibimizin değişime hızla uyum sağlama becerisi özellikle projedeki ani değişikliklerde ortaya çıkıyor. |
| 27 | ahnden (yaptırım uygulamak, cezalandırmak) Der Betrieb ahndet wiederholte Verstöße gegen die Sicherheitsregeln mit schriftlichen Verwarnungen. — İşletme güvenlik kurallarının tekrar tekrar ihlal edilmesine yazılı uyarıyla yaptırım uyguluyor. |
| 28 | der Akademisierungswahn (üniversite eğitimine aşırı değer verme) Ein Ausbilder kritisiert im Forum den Akademisierungswahn und wirbt für Ausbildungsberufe. — Bir meslek eğitmeni forumda üniversite eğitimine aşırı değer verilmesini eleştirip meslek eğitimini savunuyor. |
| 29 | die Aktiengesellschaft (AG) (anonim şirket) Die Aktiengesellschaft veröffentlicht ihren Geschäftsbericht, damit Anleger die Ergebnisse nachvollziehen können. — Anonim şirket yatırımcıların sonuçları inceleyebilmesi için faaliyet raporunu yayımlıyor. |
| 30 | die Alternative (alternatif, başka seçenek) Als Alternative zum eigenen Auto kommt für mich Carsharing infrage. — Araba sahibi olmak yerine araç paylaşımını bir seçenek olarak değerlendiriyorum. |
| 31 | die Altersvorsorge (emeklilik güvencesi, emekliliğe hazırlık) Bei der Beratung zur Altersvorsorge vergleicht Ayşe langfristige Kosten und mögliche Risiken. — Ayşe emekliliğe hazırlıkla ilgili danışmanlık görüşmesinde uzun vadeli maliyetleri ve olası riskleri karşılaştırıyor. |
| 32 | das Ampelsystem (trafik ışığı renkleriyle değerlendirme sistemi) Das Ampelsystem im Bericht macht besonders dringende Aufgaben auf einen Blick erkennbar. — Rapordaki trafik ışığı renkleriyle değerlendirme sistemi acil işleri bir bakışta gösteriyor. |
| 33 | der Amtsmissbrauch (görevi kötüye kullanma) Eine unabhängige Prüfung soll klären, ob bei der Auftragsvergabe Amtsmissbrauch vorlag. — Bağımsız bir inceleme, ihalenin verilmesinde görevin kötüye kullanılıp kullanılmadığını açıklığa kavuşturacak. |
| 34 | der Anbau (yetiştirme, tarım; ek bina) Die Forschenden vergleichen, wie sich verschiedene Böden auf den Anbau von Gemüse auswirken. — Araştırmacılar farklı toprakların sebze yetiştiriciliğini nasıl etkilediğini karşılaştırıyor. |
| 35 | die Anbindung (bağlantı, ulaşım bağlantısı) Die gute Anbindung an den Nahverkehr erleichtert unseren Mitarbeitern den täglichen Arbeitsweg. — Toplu taşıma bağlantılarının iyi olması, çalışanlarımızın her gün işe gidip gelmesini kolaylaştırıyor. |
| 36 | die Aneignung (edinme, öğrenerek kazanma) Die Aneignung neuer Fachbegriffe fällt leichter, wenn Lernende sie im Arbeitsalltag verwenden. — Öğrenciler yeni mesleki terimleri iş hayatında kullanınca bu terimleri öğrenmek kolaylaşır. |
| 37 | anfordern (talep etmek, istemek) Für die Prüfung fordert die Sachbearbeiterin weitere Nachweise über meine Ausbildung an. — Görevli inceleme için meslek eğitimimle ilgili ek belgeler talep ediyor. |
| 38 | die Anhebung (artırma, yükseltme) Eltern kritisieren die Anhebung der Gebühren für die Betreuung ihrer Kinder. — Ebeveynler çocuk bakım ücretlerinin artırılmasını eleştiriyor. |
| 39 | anmahnen (yerine getirilmesini istemek, hatırlatarak talep etmek) Der Betriebsrat mahnt eine bessere Kommunikation bei Änderungen der Schichtpläne an. — Çalışan temsilciliği vardiya çizelgelerindeki değişikliklerde daha iyi iletişim kurulmasını istiyor. |
| 40 | die Anordnung (talimat, emir; düzenleme) Auf Anordnung der Leitung bleibt der beschädigte Aufzug bis zur Reparatur gesperrt. — Yönetimin talimatıyla hasarlı asansör onarıma kadar kullanıma kapalı tutuluyor. |
| 41 | anprangern (açıkça eleştirmek, kınamak) Die Mitarbeiter prangern die fehlende Transparenz bei der Vergabe von Fortbildungsplätzen an. — Çalışanlar mesleki eğitim kontenjanlarının dağıtımındaki şeffaflık eksikliğini açıkça eleştiriyor. |
| 42 | ansatzweise (bir ölçüde, kısmen) Die neue Studie erklärt nur ansatzweise, warum manche Lernangebote kaum genutzt werden. — Yeni çalışma bazı öğrenme olanaklarının neden az kullanıldığını ancak kısmen açıklıyor. |
| 43 | sich ansiedeln (yerleşmek, faaliyet göstermeye başlamak) Immer mehr kleine Betriebe siedeln sich im neu erschlossenen Gewerbegebiet an. — Yeni açılan ticaret bölgesine giderek daha fazla küçük işletme yerleşiyor. |
| 44 | der Anspruch (hak, hak sahipliği; beklenti, iddia) Ob ein Anspruch auf Erstattung besteht, prüft die Beratungsstelle anhand der Unterlagen. — Danışma merkezi geri ödeme hakkı olup olmadığını belgelere göre inceliyor. |
| 45 | Antrag stellen (başvuruda bulunmak) Für die Anerkennung ihres Abschlusses stellt Elif einen Antrag bei der zuständigen Behörde. — Elif diplomasının tanınması için yetkili kuruma başvuruda bulunuyor. |
| 46 | das Antriebssystem (tahrik sistemi, hareket sağlayan sistem) Das elektrische Antriebssystem des Lieferwagens wird vor jeder längeren Fahrt überprüft. — Teslimat aracının elektrikli tahrik sistemi her uzun yolculuk öncesinde kontrol edilir. |
| 47 | das Anzeigenblatt (ilan gazetesi) Im kostenlosen Anzeigenblatt finden wir regelmäßig Stellenangebote aus unserer unmittelbaren Umgebung. — Ücretsiz ilan gazetesinde yakın çevremizdeki iş ilanlarını düzenli olarak buluyoruz. |
| 48 | anzweifeln (şüpheyle karşılamak, sorgulamak) Die Gutachterin zweifelt die Ergebnisse an, weil wichtige Vergleichsdaten fehlen. — Uzman önemli karşılaştırma verileri eksik olduğu için sonuçları sorguluyor. |
| 49 | der Appell (çağrı) Die Schulleitung richtet einen Appell an die Politik, Kinder mit Lernschwierigkeiten stärker zu unterstützen. — Okul yönetimi, siyasetçilere öğrenme güçlüğü çeken çocukları daha fazla desteklemeleri çağrısında bulunuyor. |
| 50 | die Arbeitsmigration (iş gücü göçü, çalışma amaçlı göç) Eine Untersuchung zeigt, wie Arbeitsmigration den Bedarf an Sprachkursen in Städten verändert. — Bir araştırma iş gücü göçünün şehirlerde dil kursu ihtiyacını nasıl değiştirdiğini gösteriyor. |
| 51 | die Arbeitsvergütung (çalışma karşılığı ücret) Die Arbeitsvergütung richtet sich nach der vereinbarten Stundenzahl und den tariflichen Regelungen. — Çalışma karşılığı ücret kararlaştırılan saat sayısına ve toplu sözleşme hükümlerine göre belirlenir. |
| 52 | der Arbeitsvertrag (iş sözleşmesi) Bitte erläutern Sie mir die unklaren Klauseln, bevor ich den Arbeitsvertrag unterschreibe. — İş sözleşmesini imzalamadan önce lütfen belirsiz maddeleri bana açıklayın. |
| 53 | die Arbeitszeitverkürzung (çalışma süresinin kısaltılması) Eine Arbeitszeitverkürzung könnte die Belastung senken, sofern die Aufgaben entsprechend angepasst werden. — Görevler buna göre düzenlenirse çalışma süresinin kısaltılması iş yükünü hafifletebilir. |
| 54 | die Arme verschränken (kollarını kavuşturmak) Während der Besprechung verschränkt Jonas die Arme und hört zunächst schweigend zu. — Jonas toplantı sırasında kollarını kavuşturup önce sessizce dinliyor. |
| 55 | sich arrangieren (uyum sağlamak, duruma alışmak) Mit den wechselnden Arbeitszeiten arrangiere ich mich inzwischen besser als zu Beginn. — Değişken çalışma saatlerine artık ilk zamanlara göre daha iyi uyum sağlıyorum. |
| 56 | das Artensterben (türlerin yok olması) In ihrem Vortrag verbindet die Biologin das Artensterben mit dem Verlust natürlicher Lebensräume. — Biyolog sunumunda türlerin yok oluşunu doğal yaşam alanlarının kaybıyla ilişkilendiriyor. |
| 57 | das Attest (doktor raporu) Für die Verlängerung der Abgabefrist legt Ayşe ein ärztliches Attest vor. — Ayşe teslim süresinin uzatılması için bir doktor raporu sunuyor. |
| 58 | auf die Nerven gehen (sinirini bozmak, sinirine dokunmak) Das ständige Klingeln des Telefons geht mir beim Arbeiten auf die Nerven. — Çalışırken telefonun sürekli çalması sinirimi bozuyor. |
| 59 | auf die Pelle rücken (fazla yaklaşarak rahatsız etmek, rahat bırakmamak) Rück mir beim Arbeiten bitte nicht ständig auf die Pelle. — Çalışırken lütfen sürekli tepeme dikilip beni rahatsız etme. |
| 60 | aufdecken (ortaya çıkarmak, açığa çıkarmak) Bei der Prüfung deckt die Buchhalterin mehrere Fehler in der Abrechnung auf. — Muhasebeci inceleme sırasında hesap dökümündeki birkaç hatayı ortaya çıkarıyor. |
| 61 | auffassen (yorumlamak, algılamak) Die Kollegin fasst meine Rückfrage als Kritik an ihrer Arbeit auf. — İş arkadaşım ek sorumu yaptığı işe yönelik bir eleştiri olarak yorumluyor. |
| 62 | die Auflage (koşul, şart; baskı) Die Genehmigung enthält die Auflage, den Lärmschutz vor der Eröffnung zu verbessern. — İzin belgesi açılıştan önce gürültü yalıtımının iyileştirilmesi koşulunu içeriyor. |
| 63 | die Aufnahmegesellschaft (göç alan toplum, ev sahibi toplum) Wie kann die Aufnahmegesellschaft den Austausch mit neu Zugewanderten besser fördern? — Göç alan toplum yeni göçmenlerle iletişimi nasıl daha iyi destekleyebilir? |
| 64 | sich aufraffen zu (kendini toparlayıp harekete geçmek) Raffst du dich nach der Arbeit noch zu einem Spaziergang auf? — İşten sonra kendini toparlayıp bir de yürüyüşe çıkıyor musun? |
| 65 | aufspüren (bulup ortaya çıkarmak, izini bulmak) Das Wartungsteam spürt die Ursache des wiederkehrenden Fehlers im Netzwerk auf. — Bakım ekibi ağda tekrar eden hatanın nedenini bulup ortaya çıkarıyor. |
| 66 | die Augmented Reality (artırılmış gerçeklik) Mit Augmented Reality erscheinen Montagehinweise über dem realen Bauteil im Sichtfeld. — Artırılmış gerçeklik sayesinde montaj yönergeleri görüş alanında gerçek parçanın üzerinde beliriyor. |
| 67 | die Ausbildungsvergütung (meslek eğitimi ücreti, çıraklık ücreti) Die Ausbildungsvergütung steigt laut Vertrag mit jedem weiteren Jahr der Ausbildung. — Sözleşmeye göre meslek eğitimi ücreti eğitimin her yeni yılında artıyor. |
| 68 | ausbringen (serpmek, alana yaymak) Der landwirtschaftliche Betrieb bringt das Saatgut gleichmäßig auf dem vorbereiteten Feld aus. — Tarım işletmesi tohumları hazırlanmış tarlaya eşit biçimde serpiyor. |
| 69 | ausgesetzt sein (maruz kalmak) Laut der Befragung sind Beschäftigte im Kundenservice starkem emotionalem Druck ausgesetzt. — Ankete göre müşteri hizmetlerinde çalışanlar yoğun duygusal baskıya maruz kalıyor. |
| 70 | die Ausgrenzung (dışlanma) Im Forum schildern Studierende ihre Erfahrungen mit Ausgrenzung wegen ihrer Herkunft. — Üniversite öğrencileri forumda kökenleri nedeniyle yaşadıkları dışlanmayı anlatıyor. |
| 71 | aushandeln (müzakere ederek kararlaştırmak) Die beiden Unternehmen handeln einen Vertrag über die gemeinsame Nutzung des Lagers aus. — İki şirket deponun ortak kullanımı için bir sözleşme üzerinde anlaşmaya varıyor. |
| 72 | sich auskennen mit (iyi bilmek, bilgi sahibi olmak) Kennst du dich mit den Voraussetzungen für eine berufliche Anerkennung aus? — Mesleki denklik için gereken koşulları iyi biliyor musun? |
| 73 | das Auskommen (geçim; anlaşabilme) Mit ihrem Verdienst hat die Familie trotz steigender Kosten ein bescheidenes Auskommen. — Artan giderlere rağmen ailenin kazancı sade bir yaşam sürmesine yetiyor. |
| 74 | ausloten (iyice araştırmak, sınırlarını yoklamak) Im Beratungsgespräch loten wir die Möglichkeiten einer beruflichen Neuorientierung gründlich aus. — Danışmanlık görüşmesinde yeni bir mesleğe yönelme olanaklarını ayrıntılı biçimde araştırıyoruz. |
| 75 | ausmachen (belirlemek, tespit etmek; oluşturmak) Das Team macht die eigentliche Ursache der Lieferprobleme im Bestellprozess aus. — Ekip teslimat sorunlarının asıl nedenini sipariş sürecinde tespit ediyor. |
| 76 | die Ausprägung (görülme biçimi, belirginlik derecesi) Je nach Arbeitsumfeld zeigt sich Stress in ganz unterschiedlicher Ausprägung. — Çalışma ortamına göre stres çok farklı biçimlerde kendini gösterir. |
| 77 | Ausschau halten nach (gözünü açık tutmak, aramak) Für unser Projekt halten wir nach geeigneten Räumen in Bahnhofsnähe Ausschau. — Projemiz için istasyon yakınında uygun mekân arıyoruz. |
| 78 | ausschöpfen (sonuna kadar kullanmak, tüketmek) Bevor wir weitere Mittel beantragen, schöpfen wir das vorhandene Budget aus. — Ek kaynak talep etmeden önce mevcut bütçeyi sonuna kadar kullanıyoruz. |
| 79 | außer Acht lassen (göz ardı etmek) Bei der Planung dürfen wir die Bedürfnisse der Teilzeitkräfte nicht außer Acht lassen. — Planlama yaparken yarı zamanlı çalışanların ihtiyaçlarını göz ardı etmemeliyiz. |
| 80 | sich außerstande sehen (kendini yapamayacak durumda görmek) Leider sehe ich mich außerstande, Ihre Anfrage noch heute zu bearbeiten. — Ne yazık ki talebinizi bugün ele alabilecek durumda değilim. |
| 81 | ausstehen (henüz gerçekleşmemiş olmak; katlanabilmek) Die endgültige Entscheidung über die Finanzierung unseres Projekts steht noch aus. — Projemizin finansmanına ilişkin kesin karar henüz verilmedi. |
| 82 | ausstoßen (salmak, dışarı vermek) Die neue Anlage stößt deutlich weniger Schadstoffe aus als das alte Modell. — Yeni sistem eski modele göre çok daha az zararlı madde salıyor. |
| 83 | die Austrocknung (kuruma) Die anhaltende Trockenheit führt zur Austrocknung kleiner Gewässer in unserer Region. — Uzun süren kuraklık bölgemizdeki küçük su kaynaklarının kurumasına yol açıyor. |
| 84 | die Auswanderung (başka ülkeye göç, dış göç) Vor ihrer Auswanderung informiert sich Elif über Anerkennungsverfahren und berufliche Möglichkeiten. — Elif başka ülkeye göç etmeden önce denklik işlemleri ve mesleki olanaklar hakkında bilgi ediniyor. |
| 85 | ausweichen (kaçınmak, geçiştirmek; yana çekilmek) Der Anbieter weicht unseren Fragen nach den tatsächlichen Gesamtkosten immer wieder aus. — Hizmeti sunan firma gerçek toplam maliyetle ilgili sorularımızı sürekli geçiştiriyor. |
| 86 | die Ausweitung (genişletme, kapsamı büyütme) Die Ausweitung der Öffnungszeiten erleichtert Berufstätigen den Zugang zur städtischen Bibliothek. — Açık kalma saatlerinin uzatılması çalışanların belediye kütüphanesinden yararlanmasını kolaylaştırıyor. |
| 87 | auszeichnen (ödüllendirmek; ayırt edici özelliği olmak) Die Schule zeichnet besonders engagierte Auszubildende für ihre Unterstützung neuer Mitschüler aus. — Okul yeni sınıf arkadaşlarına destek veren özverili çırakları ödüllendiriyor. |
| 88 | der Auszug (alıntı, kısa bölüm; taşınarak ayrılma) Ein kurzer Auszug aus dem Bericht erläutert die wichtigsten Ergebnisse der Befragung. — Rapordan kısa bir bölüm anketin en önemli sonuçlarını açıklıyor. |
| 89 | die Authentizität (sahicilik, özgünlük) Die Rezension lobt die Authentizität des Romans, besonders die glaubwürdigen Dialoge. — Eleştiri yazısı, özellikle inandırıcı diyalogları vurgulayarak romanın sahiciliğini övüyor. |
| 90 | die Automatisierung (otomasyon, otomatikleştirme) Durch die Automatisierung einfacher Abläufe bleibt mehr Zeit für die persönliche Kundenberatung. — Basit işlemlerin otomatikleştirilmesi kişisel müşteri danışmanlığına daha fazla zaman bırakıyor. |
| 91 | Autorität genießen (otorite sahibi olmak, sözüne güvenilmek) Durch ihre langjährige Erfahrung genießt die Pflegeleiterin im gesamten Team Autorität. — Bakım yöneticisi yılların deneyimi sayesinde tüm ekipte sözü dinlenen biri. |
“B” Harfi ile Başlayan Almanca C1 Kelimeleri
| Sıra No. | Almanca kelime, anlamı ve örnek cümle |
|---|---|
| 92 | baff (şaşkın, hayrete düşmüş) Ich war völlig baff, dass du das Problem so schnell gelöst hast. — Sorunu bu kadar hızlı çözmene çok şaşırdım. |
| 93 | bahnbrechend (çığır açan) Die Forscherin nennt den Ansatz bahnbrechend, weil er bisherige Grenzen der Energiespeicherung überwindet. — Araştırmacı, yaklaşımı enerji depolamadaki mevcut sınırları aştığı için çığır açıcı olarak nitelendiriyor. |
| 94 | der Ballungsraum (yoğun nüfuslu kent bölgesi) In diesem Ballungsraum erschweren hohe Mieten vielen Auszubildenden die Suche nach Wohnraum. — Bu yoğun nüfuslu kent bölgesinde yüksek kiralar birçok çırağın ev bulmasını zorlaştırıyor. |
| 95 | die Banalität (sıradanlık, basmakalıplık) Der Kritiker beklagt die Banalität der Dialoge, obwohl die Figuren interessant sind. — Eleştirmen, karakterleri ilginç bulsa da diyalogların sıradanlığından yakınıyor. |
| 96 | das Bauteil (yapı parçası, bileşen) Das defekte Bauteil lässt sich austauschen, ohne die gesamte Maschine zu ersetzen. — Arızalı bileşen tüm makineyi değiştirmeden yenilenebilir. |
| 97 | das Beanstandete (şikâyete konu olan şey, kusurlu bulunan şey) Bitte senden Sie das Beanstandete zusammen mit einer kurzen Fehlerbeschreibung zurück. — Lütfen şikâyete konu olan ürünü kısa bir hata açıklamasıyla geri gönderin. |
| 98 | das Bedenken (çekince, endişe) Welche Bedenken haben Sie gegen die geplante Umstellung auf digitale Akten? — Dijital dosyalara geçiş planına karşı hangi çekinceleriniz var? |
| 99 | beeinträchtigen (olumsuz etkilemek, bozmak) Der ständige Baulärm beeinträchtigt die Konzentration der Beschäftigten während der Beratungsgespräche. — Sürekli inşaat gürültüsü danışmanlık görüşmelerinde çalışanların dikkatini olumsuz etkiliyor. |
| 100 | beflissen (gayretkeş, aşırı istekli) Der neue Kollege ist so beflissen, dass er selbst kleine Aufgaben sofort übernimmt. — Yeni iş arkadaşı o kadar gayretkeş ki küçük işleri bile hemen üstleniyor. |
| 101 | beflügeln (şevklendirmek, cesaret vermek) Die positive Rückmeldung beflügelt Ayşe und motiviert sie zu weiteren Bewerbungen. — Olumlu geri bildirim Ayşe’yi şevklendirip yeni başvurulara teşvik ediyor. |
| 102 | die Befristung (süreyle sınırlama, süre sınırı) Wegen der Befristung meines Arbeitsvertrags kann ich den Wohnungskauf kaum planen. — İş sözleşmem belirli süreli olduğu için ev satın alma planı yapmakta zorlanıyorum. |
| 103 | befugt sein zu (yetkili olmak) Nur die Projektleitung ist befugt, Änderungen am vereinbarten Budget zu genehmigen. — Kararlaştırılan bütçedeki değişiklikleri onaylamaya yalnızca proje yönetimi yetkilidir. |
| 104 | der Befürworter (destekleyen kişi, savunucu) Die Befürworter flexibler Arbeitszeiten verweisen auf bessere Vereinbarkeit von Beruf und Familie. — Esnek çalışma saatlerini destekleyenler iş ve aile yaşamının daha kolay bağdaştığını vurguluyor. |
| 105 | begeistert von (çok memnun, hayran) Ich bin von Ihrem Workshop begeistert, besonders von den praktischen Übungen. — Atölyeniz, özellikle de uygulamalı alıştırmalar beni çok memnun etti. |
| 106 | begleichen (ödemek, borcunu kapatmak) Erst nach Klärung der Haftungsfrage begleicht die Versicherung die Rechnung für die Reparatur. — Sigorta şirketi, ancak sorumluluğun kime ait olduğu açıklığa kavuştuktan sonra tamir faturasını ödüyor. |
| 107 | das Begleitmaterial (yardımcı materyal) Das Begleitmaterial zum Sprachkurs enthält zusätzliche Übungen für typische Situationen im Berufsalltag. — Dil kursunun yardımcı materyalinde iş hayatındaki tipik durumlara yönelik ek alıştırmalar var. |
| 108 | begutachten (uzman olarak incelemek, değerlendirmek) Eine unabhängige Sachverständige begutachtet die Schäden, bevor der Vermieter Reparaturen in Auftrag gibt. — Bağımsız bir bilirkişi, ev sahibi onarımları yaptırmadan önce hasarları inceliyor. |
| 109 | die Beharrlichkeit (azim, sebat) Mit ihrer Beharrlichkeit erreicht Zeynep schließlich die Anerkennung ihres ausländischen Abschlusses. — Zeynep azmi sayesinde sonunda yurt dışından aldığı diplomanın tanınmasını sağlıyor. |
| 110 | behindert (engelli) Die Hochschule bietet behinderten Studierenden individuelle Unterstützung bei der Organisation ihrer Prüfungen. — Üniversite, engelli öğrencilere sınavlarını planlarken bireysel destek sunuyor. |
| 111 | der Behinderte (engelli kişi) Die Bezeichnung „Behinderter“ wird im Bericht durch „Mensch mit Behinderung“ ersetzt. — Raporda “engelli kişi” ifadesi “engeli olan kişi” ifadesiyle değiştiriliyor. |
| 112 | beifügen (eklemek, iliştirmek) Bitte fügen Sie Ihrer Bewerbung eine Kopie Ihres letzten Arbeitszeugnisses bei. — Lütfen iş başvurunuza son iş yerinizden aldığınız çalışma belgesinin bir kopyasını ekleyin. |
| 113 | beiläufig (laf arasında, gelişigüzel) Meine Kollegin erwähnt beiläufig, dass sie sich auf eine andere Stelle beworben hat. — İş arkadaşım başka bir pozisyona başvurduğundan laf arasında söz ediyor. |
| 114 | beipflichten (hak vermek, katılmak) In diesem Punkt pflichte ich meiner Kollegin bei, obwohl wir sonst unterschiedlich denken. — Genelde farklı düşünsek de bu konuda iş arkadaşıma hak veriyorum. |
| 115 | die Bekräftigung (teyit, pekiştirme, yeniden vurgulama) Die schriftliche Bekräftigung der Zusage gibt unserem Team die nötige Planungssicherheit. — Verilen sözün yazılı olarak teyit edilmesi, ekibimize planlama için gereken güvenceyi sağlıyor. |
| 116 | bekümmern (üzmek, kaygılandırmak) Die unsichere Zukunft der Beratungsstelle bekümmert mich, weil viele Menschen auf sie angewiesen sind. — Danışma merkezinin belirsiz geleceği beni üzüyor, çünkü birçok kişi bu merkeze ihtiyaç duyuyor. |
| 117 | belangen (hukuken sorumlu tutmak, hakkında işlem yapmak) Der Kunde will den Anbieter wegen der erheblichen Vertragsverletzung rechtlich belangen. — Müşteri ciddi sözleşme ihlali nedeniyle hizmeti sunan firmayı hukuken sorumlu tutmak istiyor. |
| 118 | belanglos (önemsiz, kayda değmez) Ob der Vorschlag von mir stammt, ist für die Entscheidung belanglos. — Önerinin bana ait olup olmaması karar açısından önemsiz. |
| 119 | belassen (olduğu gibi bırakmak) Wir belassen die bewährten Abläufe vorerst unverändert und überprüfen nur die Zuständigkeiten. — İyi işleyen süreçleri şimdilik olduğu gibi bırakıp yalnızca sorumlulukları gözden geçiriyoruz. |
| 120 | die Belastbarkeit (yükü kaldırabilme, dayanıklılık) Bei der Dienstplanung berücksichtigt die Leitung die individuelle Belastbarkeit der Beschäftigten. — Yönetim vardiya planında çalışanların iş yükünü kaldırabilme kapasitesini gözetiyor. |
| 121 | Beleg vorlegen (kanıtlayıcı belge sunmak) Bitte legen Sie für die Erstattung einen Beleg über die Hotelkosten vor. — Geri ödeme için lütfen otel masraflarını gösteren bir belge sunun. |
| 122 | die Belegschaft (çalışanlar, personel) Die gesamte Belegschaft wird über die geplante Umstrukturierung des Betriebs informiert. — İşletmenin planlanan yeniden yapılanması hakkında tüm çalışanlara bilgi veriliyor. |
| 123 | belehren über (bilgilendirmek, açıklayarak uyarmak) Die Ausbilderin belehrt die Gruppe über die Sicherheitsregeln in der Werkstatt. — Eğitmen grubu atölyedeki güvenlik kuralları hakkında bilgilendiriyor. |
| 124 | der Beliebtheitsgrad (beğenilme düzeyi, popülerlik düzeyi) Die Umfrage vergleicht den Beliebtheitsgrad verschiedener Freizeitangebote unter den Studierenden. — Anket, çeşitli boş zaman etkinliklerinin üniversite öğrencileri arasında ne kadar beğenildiğini karşılaştırıyor. |
| 125 | sich bemerkbar machen (kendini belli etmek, hissedilmek) Der Personalmangel macht sich inzwischen auch bei den täglichen Lieferzeiten bemerkbar. — Personel eksikliği artık günlük teslimat sürelerinde de kendini belli ediyor. |
| 126 | benachteiligen (dezavantajlı duruma düşürmek, haksızlık etmek) Aus Sicht des Betriebsrats benachteiligen starre Arbeitszeiten Beschäftigte mit familiären Verpflichtungen. — Çalışan temsilciliğine göre katı çalışma saatleri aile sorumlulukları olan çalışanları dezavantajlı duruma düşürüyor. |
| 127 | die Benachteiligung (dezavantajlı duruma düşürülme, eşitsiz muamele) Eine transparente Auswahl soll die Benachteiligung von Bewerbern mit ungewöhnlichen Bildungswegen verhindern. — Şeffaf seçim süreci, farklı eğitim geçmişi olan adayların dezavantajlı duruma düşmesini önlemeyi amaçlıyor. |
| 128 | die Berichterstattung (habercilik, haber yapma, haberler) Die Berichterstattung über den Ausbildungsmarkt berücksichtigt auch Erfahrungen kleiner regionaler Betriebe. — Meslek eğitimi piyasasına ilişkin haberlerde küçük yerel işletmelerin deneyimlerine de yer veriliyor. |
| 129 | die berufsbildende Schule (meslek okulu) Die berufsbildende Schule stimmt den Unterricht mit den Ausbildungsbetrieben in der Region ab. — Meslek okulu, derslerin içeriğini bölgedeki meslek eğitimi veren işletmelerle birlikte planlıyor. |
| 130 | die Beschaffenheit (yapı, nitelik) Wie beeinflusst die Beschaffenheit des Bodens die geplante Bebauung des Geländes? — Toprağın yapısı, arazide planlanan yapılaşmayı nasıl etkiliyor? |
| 131 | die Bescheinigung (belge, onay belgesi) Könnten Sie mir eine Bescheinigung über die Teilnahme am Vorbereitungskurs ausstellen? — Hazırlık kursuna katıldığımı gösteren bir belge düzenleyebilir misiniz? |
| 132 | die Beschichtung (kaplama) Eine widerstandsfähige Beschichtung schützt die Metallteile vor Feuchtigkeit und vorzeitigem Verschleiß. — Dayanıklı bir kaplama metal parçaları nemden ve erken aşınmadan korur. |
| 133 | beschlagnahmen (el koymak) Der Zoll beschlagnahmt die gefälschten Ersatzteile, damit sie nicht weiterverkauft werden. — Gümrük, sahte yedek parçaların yeniden satılmasını önlemek için bu parçalara el koyuyor. |
| 134 | das Beschwerdemanagement (şikâyet yönetimi) Ein systematisches Beschwerdemanagement hilft uns, wiederkehrende Probleme frühzeitig zu erkennen und zu lösen. — Düzenli bir şikâyet yönetimi tekrar eden sorunları erkenden fark edip çözmemize yardımcı olur. |
| 135 | besonnen (soğukkanlı, sağduyulu) Trotz der angespannten Lage reagiert die Teamleiterin besonnen und hört beide Seiten an. — Gergin duruma rağmen ekip yöneticisi soğukkanlı davranıp iki tarafı da dinliyor. |
| 136 | besorgniserregend (kaygı verici, endişe uyandıran) Die Berufsberaterin bezeichnet den Rückgang an Ausbildungsplätzen in der Region als besorgniserregend. — Meslek danışmanı bölgedeki mesleki eğitim kontenjanlarının azalmasını kaygı verici olarak nitelendiriyor. |
| 137 | die Bestandsaufnahme (mevcut durumun saptanması, envanter çıkarma) Vor der Umgestaltung der Bibliothek machen wir eine gründliche Bestandsaufnahme der vorhandenen Angebote. — Kütüphaneyi yeniden düzenlemeden önce mevcut hizmetlerin kapsamlı bir envanterini çıkarıyoruz. |
| 138 | bestechen (rüşvet vermek; hayran bırakmak) Der Bericht wirft dem Unternehmer vor, einen Beamten bestochen zu haben. — Raporda iş insanının bir görevliye rüşvet verdiği iddia ediliyor. |
| 139 | beteuern (ısrarla belirtmek, temin etmek) Der Lieferant beteuert, dass die fehlenden Teile noch diese Woche eintreffen werden. — Tedarikçi eksik parçaların bu hafta içinde geleceğini ısrarla belirtiyor. |
| 140 | der Betreiber (işletmeci) Der Betreiber des Wohnheims kündigt per E-Mail die Renovierung der Gemeinschaftsräume an. — Yurdun işletmecisi, ortak alanların yenileneceğini e-postayla duyuruyor. |
| 141 | der Betriebsrat (çalışan temsilciliği, iş yeri konseyi) Der Betriebsrat fordert, die Beschäftigten frühzeitig an der Planung neuer Schichtmodelle zu beteiligen. — Çalışan temsilciliği yeni vardiya modelleri planlanırken çalışanların sürece erkenden katılmasını istiyor. |
| 142 | die Betriebsversammlung (çalışanlar genel toplantısı) Bei der Betriebsversammlung stellt die Geschäftsführung ihre Pläne zur Modernisierung des Standorts vor. — Çalışanlar genel toplantısında yönetim tesisin modernleştirilmesine ilişkin planlarını sunuyor. |
| 143 | die Betriebszugehörigkeit (işletmede çalışma süresi, kıdem) Die Dauer der Betriebszugehörigkeit wird bei der Berechnung bestimmter Leistungen berücksichtigt. — Bazı haklar hesaplanırken işletmede çalışma süresi dikkate alınır. |
| 144 | betroffen sein von (etkilenmek) Von der vorübergehenden Schließung sind vor allem die Beschäftigten der Spätschicht betroffen. — Geçici kapanmadan özellikle akşam vardiyasındaki çalışanlar etkileniyor. |
| 145 | der Betroffene (etkilenen kişi, ilgili kişi) Die von der Schließung Betroffenen fordern Beratung zu ihren beruflichen Möglichkeiten. — Kapanmadan etkilenenler, mesleki seçenekleri konusunda danışmanlık verilmesini istiyor. |
| 146 | die Bevormundung (kişinin yerine karar verme, vesayetçi tutum) Einige Beschäftigte empfinden die vorgeschriebene Weiterbildung als Bevormundung statt als Unterstützung. — Bazı çalışanlar zorunlu eğitimi destekten çok, kendileri adına karar verilmesi olarak görüyor. |
| 147 | der Beweggrund (güdü, hareket nedeni) Als Beweggrund für den Berufswechsel nennt Elif den Wunsch nach sinnvolleren Aufgaben. — Elif meslek değiştirme nedeni olarak daha anlamlı işler yapma isteğini gösteriyor. |
| 148 | bewilligen (onaylamak, izin vermek) Die zuständige Stelle bewilligt den Zuschuss für die barrierefreie Umgestaltung des Kursraums. — Yetkili birim dersliği erişilebilir hâle getirmek için gereken desteği onaylıyor. |
| 149 | die Bewilligung (onay, izin) Erst nach der schriftlichen Bewilligung können wir die geplante Weiterbildung verbindlich buchen. — Planladığımız mesleki eğitime ancak yazılı onaydan sonra kesin kayıt yaptırabiliriz. |
| 150 | bezichtigen (suçlamak, itham etmek) Die Kundin bezichtigt den Anbieter der Täuschung, weil wichtige Kosten verschwiegen wurden. — Önemli maliyetler gizlendiği için müşteri hizmeti sunan firmayı aldatmayla suçluyor. |
| 151 | die Bilanz (sonuç, genel değerlendirme; bilanço) Nach dem ersten Jahr mit Homeoffice zieht unser Team eine gemischte Bilanz. — Ekibimiz, evden çalışmanın ilk yılını hem olumlu hem olumsuz yönleriyle değerlendiriyor. |
| 152 | der Bildungsurlaub (eğitim izni) Für den Intensivkurs beantragt Mehmet Bildungsurlaub und bespricht die Vertretung mit seiner Kollegin. — Mehmet yoğun kurs için eğitim iznine başvurup yerine kimin bakacağını iş arkadaşıyla görüşüyor. |
| 153 | bindend (bağlayıcı) Im Vertrag steht, dass die vereinbarten Liefertermine für beide Seiten bindend sind. — Sözleşmede, kararlaştırılan teslim tarihlerinin her iki taraf için de bağlayıcı olduğu belirtiliyor. |
| 154 | der Binnenvertriebene (ülke içinde yerinden edilmiş kişi) Nach der Überschwemmung suchen viele Binnenvertriebene noch immer eine dauerhafte, sichere Unterkunft. — Selden sonra ülke içinde yerinden edilmiş pek çok kişi hâlâ kalıcı ve güvenli bir barınma yeri arıyor. |
| 155 | bitternötig (çok gerekli, acilen ihtiyaç duyulan) Deine Unterstützung haben wir gerade bitternötig, weil uns mehrere Kollegen fehlen. — Birkaç iş arkadaşımız olmadığı için şu an desteğine çok ihtiyacımız var. |
| 156 | das Blaue vom Himmel herunterlügen (akıl almaz yalanlar söylemek, bol keseden yalan söylemek) Dieser Anbieter lügt uns das Blaue vom Himmel herunter, um den Auftrag zu bekommen. — Bu firma işi almak için bize akıl almaz yalanlar söylüyor. |
| 157 | bloßstellen (küçük düşürmek, mahcup etmek) Mein Chef hat mich wegen eines Fehlers vor dem ganzen Team bloßgestellt. — Müdürüm bir hata yüzünden beni bütün ekibin önünde küçük düşürdü. |
| 158 | bodenständig (ayakları yere basan, gösterişsiz) Trotz ihres beruflichen Erfolgs bleibt Anna bodenständig und pflegt den Kontakt zu früheren Kollegen. — Anna mesleki başarısına rağmen alçakgönüllü kalıp eski iş arkadaşlarıyla görüşmeyi sürdürüyor. |
| 159 | brachliegen (atıl kalmak, kullanılmamak) Die Flächen hinter dem Bahnhof liegen seit Jahren ungenutzt brach. — İstasyonun arkasındaki alanlar yıllardır kullanılmadan atıl duruyor. |
| 160 | der Brennstoff (yakıt) Für die neue Heizungsanlage wird ein Brennstoff mit möglichst geringen Emissionen gesucht. — Yeni ısıtma sistemi için mümkün olduğunca az salım yapan bir yakıt aranıyor. |
| 161 | brüten über (kafa yormak, uzun uzun düşünmek) Wir brüten noch über dem Dienstplan, weil mehrere Kollegen gleichzeitig Urlaub möchten. — Birkaç iş arkadaşımız aynı zamanda izin istediği için vardiya çizelgesine hâlâ kafa yoruyoruz. |
| 162 | brutto (brüt, kesintiler yapılmadan önce) Im Stellenangebot wird das monatliche Gehalt brutto und ohne zusätzliche Zuschläge angegeben. — İş ilanında aylık maaş brüt olarak ve ek ödemeler hariç belirtiliyor. |
| 163 | der Buchhalter (muhasebeci) Der Buchhalter überprüft die eingegangenen Rechnungen, bevor er die Zahlungen freigibt. — Muhasebeci ödemeleri onaylamadan önce gelen faturaları kontrol ediyor. |
| 164 | die Bürokratie (bürokrasi) Durch digitale Anträge soll die Bürokratie für kleine Unternehmen spürbar reduziert werden. — Dijital başvurularla küçük işletmelerin karşılaştığı bürokrasinin belirgin biçimde azaltılması hedefleniyor. |
“C” Harfi ile Başlayan Almanca C1 Kelimeleri
| Sıra No. | Almanca kelime, anlamı ve örnek cümle |
|---|---|
| 165 | die Chancengleichheit (fırsat eşitliği) Wie lässt sich Chancengleichheit fördern, wenn Studierende sehr unterschiedliche finanzielle Mittel haben? — Üniversite öğrencilerinin maddi imkânları çok farklıyken fırsat eşitliği nasıl sağlanabilir? |
| 166 | das Cloud-Computing (bulut bilişim) Mit Cloud-Computing kann unser Team gemeinsam an Dokumenten arbeiten, ohne Dateien ständig zu verschicken. — Bulut bilişimle ekibimiz sürekli dosya göndermeden belgeler üzerinde birlikte çalışabilir. |
| 167 | das Controlling (işletme performansını izleme ve yönlendirme) Im Controlling prüfen wir, warum die tatsächlichen Kosten von der Planung abweichen. — İşletmenin performansını izlerken gerçek maliyetlerin neden planlanandan farklı olduğunu inceliyoruz. |
| 168 | das Copyright (telif hakkı) Vor der Veröffentlichung prüfen wir, wem das Copyright an den verwendeten Bildern gehört. — Yayımlamadan önce kullanılan görsellerin telif hakkının kime ait olduğunu kontrol ediyoruz. |
| 169 | die Corporate Identity (kurumsal kimlik) Die Agentur überarbeitet Farben und Sprache, damit sie zur Corporate Identity passen. — Ajans, kurumsal kimliğe uygun olması için renkleri ve kullanılan dili yeniden düzenliyor. |
“D” Harfi ile Başlayan Almanca C1 Kelimeleri
| Sıra No. | Almanca kelime, anlamı ve örnek cümle |
|---|---|
| 170 | die Dachorganisation (çatı kuruluş) Die Dachorganisation koordiniert gemeinsame Fortbildungen für die regionalen Vereine und ihre Ehrenamtlichen. — Çatı kuruluş bölgedeki dernekler ve onların gönüllüleri için ortak eğitimleri koordine ediyor. |
| 171 | die Deeskalation (gerginliği azaltma, yatıştırma) Zur Deeskalation des Gesprächs fasst die Beraterin zunächst die Anliegen beider Seiten zusammen. — Danışman görüşmedeki gerginliği azaltmak için önce iki tarafın taleplerini özetliyor. |
| 172 | der Dekorateur (dekoratör, süsleme uzmanı) Der Dekorateur gestaltet das Schaufenster neu, damit die ausgestellten Möbel besser wirken. — Dekoratör, sergilenen mobilyaların daha iyi görünmesi için vitrini yeniden düzenliyor. |
| 173 | die Demenz (demans, bunama) Im Seminar besprechen Pflegekräfte, wie Demenz die Kommunikation im Alltag verändert. — Bakım çalışanları seminerde demansın gündelik iletişimi nasıl değiştirdiğini tartışıyor. |
| 174 | den Bogen überspannen (ölçüyü kaçırmak, fazla ileri gitmek) Mit diesen ständigen Zusatzwünschen überspannt unser Kunde langsam den Bogen. — Müşterimiz bu sürekli ek taleplerle artık ölçüyü kaçırıyor. |
| 175 | den Einstand feiern (yeni işe başlamasını kutlamak) Elif feiert ihren Einstand im Büro mit selbst gebackenen Keksen für das Team. — Elif ofiste işe başlamasını ekibe kendi yaptığı kurabiyeleri ikram ederek kutluyor. |
| 176 | den Grundstein bilden für (temel oluşturmak) Für die Forschenden bilden diese Beobachtungen den Grundstein für weitere Untersuchungen. — Araştırmacılara göre bu gözlemler sonraki çalışmaların temelini oluşturuyor. |
| 177 | den Schluss nahelegen (sonucunu düşündürmek, sonucuna işaret etmek) Die Rückmeldungen legen den Schluss nahe, dass kürzere Kurseinheiten besser angenommen werden. — Geri bildirimler daha kısa derslerin daha iyi karşılandığı sonucuna işaret ediyor. |
| 178 | die Dependance (şube, bağlı ek tesis) Wegen steigender Nachfrage eröffnet die Sprachschule eine Dependance in einem benachbarten Stadtteil. — Artan talep nedeniyle dil okulu komşu bir semtte şube açıyor. |
| 179 | deskriptiv (betimleyici) Die Gutachterin kritisiert, die Studie sei rein deskriptiv und erkläre keine Ursachen. — Hakem, çalışmanın yalnızca betimleyici olduğunu ve nedenleri açıklamadığını eleştiriyor. |
| 180 | die Dichtigkeit (sızdırmazlık) Vor der Inbetriebnahme überprüft die Fachkraft die Dichtigkeit aller neu verlegten Leitungen. — Uzman, sistemi devreye almadan önce yeni döşenen tüm boruların sızdırmazlığını kontrol ediyor. |
| 181 | die Dienstleistung (hizmet) Für diese Dienstleistung berechnet der Anbieter zusätzliche Gebühren, die vorher nicht erwähnt wurden. — Hizmeti sunan firma bu hizmet için önceden belirtilmeyen ek ücretler alıyor. |
| 182 | die Digitalisierung (dijitalleşme, sayısallaştırma) Die Digitalisierung der Verwaltung spart Wege, sofern die Angebote verständlich und barrierefrei gestaltet sind. — Kamu hizmetleri anlaşılır ve erişilebilir biçimde dijitalleşirse kurumlara gidip gelme ihtiyacı azalır. |
| 183 | das Dilemma (ikilem, çıkmaz) Ich stecke in einem Dilemma, weil die besser bezahlte Stelle längere Arbeitswege bedeutet. — Daha yüksek maaşlı iş için daha uzun yol gitmem gerekeceğinden ikilemdeyim. |
| 184 | der Direktvertrieb (doğrudan satış) Im Direktvertrieb beraten wir unsere Kunden persönlich, ohne einen Zwischenhändler einzuschalten. — Doğrudan satışta aracı kullanmadan müşterilerimize bire bir danışmanlık veriyoruz. |
| 185 | die Diskrepanz (uyuşmazlık, fark) Zwischen den angekündigten Leistungen und dem tatsächlichen Angebot besteht eine erhebliche Diskrepanz. — Duyurulan hizmetlerle fiilen sunulan hizmetler arasında ciddi bir uyuşmazlık var. |
| 186 | die Diskriminierung (ayrımcılık) Ein anonymisiertes Bewerbungsverfahren kann dazu beitragen, Diskriminierung bei der ersten Auswahl zu verringern. — Kimlik bilgileri gizlenen başvurular ilk seçimde ayrımcılığı azaltmaya katkı sağlayabilir. |
| 187 | disruptiv (köklü değişim yaratan, yerleşik düzeni bozan) Ein Experte nennt die Plattform disruptiv, weil sie etablierte Vermittler überflüssig macht. — Bir uzmana göre platform, yerleşik aracıları gereksiz kıldığı için köklü değişim yaratıyor. |
| 188 | die Diversität (çeşitlilik) Die Umfrage erfasst die Diversität der Teams hinsichtlich des Alters und der Berufserfahrung. — Anket, ekiplerin yaş ve mesleki deneyim açısından ne kadar çeşitli olduğunu belirliyor. |
| 189 | das Diversity-Management (çeşitlilik yönetimi) Im Diversity-Management prüfen wir, ob alle Beschäftigten die gleichen Chancen auf Fortbildung haben. — Çeşitlilik yönetiminde tüm çalışanların mesleki eğitim için eşit fırsatlara sahip olup olmadığını inceliyoruz. |
| 190 | die Dokumentation (belgeleme, kayıt tutma) Ohne die Dokumentation der Änderungen können wir den Fehler kaum nachvollziehen. — Değişiklikler kaydedilmezse hatanın nasıl oluştuğunu anlamakta zorlanırız. |
| 191 | drosseln (azaltmak, kısmak) Um Energie zu sparen, drosselt der Betrieb die Produktion bei schwacher Nachfrage. — İşletme enerji tasarrufu için talebin düşük olduğu dönemde üretimi azaltıyor. |
| 192 | Druck ausüben auf (baskı yapmak) Der Auftraggeber übt Druck auf unser Team aus, obwohl der Zeitplan bereits knapp ist. — Süre zaten kısıtlı olmasına rağmen müşteri ekibimize baskı yapıyor. |
| 193 | die duale Berufsausbildung (okul ve iş yerinde yürütülen meslek eğitimi) Während meiner dualen Berufsausbildung setze ich den Schulstoff direkt im Betrieb um. — Okul ve iş yerinde yürüttüğüm meslek eğitimim sırasında okulda öğrendiklerimi doğrudan işletmede uyguluyorum. |
| 194 | durchdringen (derinlemesine anlamak; içine işlemek) Beim Lesen der Studie versuche ich, die Zusammenhänge zwischen Bildung und Einkommen zu durchdringen. — Araştırmayı okurken eğitimle gelir arasındaki ilişkileri derinlemesine anlamaya çalışıyorum. |
| 195 | das Durchhaltevermögen (dayanma gücü, sebat) Für das berufsbegleitende Studium braucht Ayşe neben guter Planung auch erhebliches Durchhaltevermögen. — Ayşe’nin çalışırken üniversite okuması için iyi planlamanın yanında ciddi bir dayanma gücü de gerekiyor. |
| 196 | durchleben (yaşayıp geçirmek) Während der beruflichen Neuorientierung durchlebt Jonas eine Phase großer Unsicherheit und Selbstzweifel. — Jonas meslek değiştirirken belirsizliklerle dolu, kendine güveninin sarsıldığı bir dönemden geçiyor. |
| 197 | das Durchsetzungsvermögen (kendini kabul ettirme gücü, kararlılık) Könnten Sie ein Beispiel nennen, das Ihr Durchsetzungsvermögen im Team zeigt? — Ekip içinde kendinizi kabul ettirebildiğinizi gösteren bir örnek verebilir misiniz? |
| 198 | die Dürreperiode (kuraklık dönemi) Wegen der langen Dürreperiode erwägt die Gemeinde, öffentliche Grünflächen seltener zu bewässern. — Belediye, uzun kuraklık dönemi nedeniyle kamuya ait yeşil alanları daha seyrek sulamayı düşünüyor. |
“E” Harfi ile Başlayan Almanca C1 Kelimeleri
| Sıra No. | Almanca kelime, anlamı ve örnek cümle |
|---|---|
| 199 | die Eckdaten (Pl.) (temel bilgiler, ana veriler) Könnten Sie uns die Eckdaten des Projekts vor der nächsten Besprechung zur Verfügung stellen? — Projenin temel bilgilerini bir sonraki toplantıdan önce bize iletebilir misiniz? |
| 200 | die Effizienz (verimlilik) Im Bericht wird die höhere Effizienz auf kürzere Wartezeiten zwischen Arbeitsschritten zurückgeführt. — Raporda verimliliğin artması, iş adımları arasındaki bekleme sürelerinin kısalmasına bağlanıyor. |
| 201 | die Effizienzsteigerung (verimlilik artışı) Der Betriebsrat akzeptiert die Effizienzsteigerung nur, wenn sie nicht zu dauerhafter Überlastung führt. — Çalışan temsilciliği, sürekli aşırı iş yükü yaratmaması koşuluyla verimlilik artışını kabul ediyor. |
| 202 | ehrbar (namuslu, saygıdeğer, onurlu) Im Roman versucht die Hauptfigur, trotz finanzieller Schwierigkeiten einer ehrbaren Arbeit nachzugehen. — Romanda başkahraman, maddi sıkıntılarına rağmen namuslu bir iş yapmaya çalışıyor. |
| 203 | die Ehrbarkeit (dürüstlük, saygınlık) Im Roman wird seine Ehrbarkeit infrage gestellt, weil Geld aus der Vereinskasse fehlt. — Romanda derneğin kasasından para eksilmesi karakterin dürüstlüğünün sorgulanmasına yol açıyor. |
| 204 | ehrenamtlich (gönüllü olarak, karşılık beklemeden) Anna unterstützt ehrenamtlich einen Verein, der neue Bewohner bei Alltagsfragen begleitet. — Anna yeni sakinlere gündelik konularda yardımcı olan bir derneğe gönüllü olarak destek veriyor. |
| 205 | das ehrenamtliche Engagement (gönüllü katkı, gönüllü çalışma) Im Forum berichten Studierende, wie ehrenamtliches Engagement ihren Blick auf gesellschaftliche Probleme verändert. — Üniversite öğrencileri forumda gönüllü çalışmanın toplumsal sorunlara bakışlarını nasıl değiştirdiğini anlatıyor. |
| 206 | der Ehrgeiz (başarma isteği, hırs) Elifs Ehrgeiz treibt sie an, sich neben dem Beruf auf die nächste Sprachprüfung vorzubereiten. — Elif’in başarma isteği, onu çalışırken bir sonraki dil sınavına hazırlanmaya itiyor. |
| 207 | der Eigenbrötler (yalnızlığı seven kimse, içine kapanık kimse) Ich bin eher ein Eigenbrötler und brauche nach der Arbeit Zeit für mich. — Yalnızlığı seven biriyim ve işten sonra kendime zaman ayırmaya ihtiyaç duyuyorum. |
| 208 | das Eigentum (mülkiyet, sahip olunan mal) Könnten Sie erläutern, wann das Eigentum an der Wohnung auf mich übergeht? — Dairenin mülkiyetinin ne zaman bana geçeceğini açıklayabilir misiniz? |
| 209 | die Eignung (uygunluk, yatkınlık) Ein praktischer Test soll die Eignung der Bewerber für die anspruchsvolle Tätigkeit zeigen. — Uygulamalı sınav, adayların bu zorlu işe uygunluğunu göstermek için yapılıyor. |
| 210 | die Einarbeitung (işe alıştırma, işe uyum süreci) Während der Einarbeitung begleitet eine erfahrene Kollegin Elif bei den ersten Kundengesprächen. — İşe uyum sürecinde deneyimli bir iş arkadaşı Elif’e ilk müşteri görüşmelerinde eşlik ediyor. |
| 211 | die Einbuße (kayıp, azalma) Die Baustelle vor dem Laden führt zu spürbaren Einbußen beim täglichen Umsatz. — Dükkânın önündeki inşaat günlük ciroda belirgin kayıplara yol açıyor. |
| 212 | eindämmen (sınırlamak, dizginlemek) Mit regelmäßigen Kontrollen dämmt der Betrieb die Verschwendung teurer Materialien wirksam ein. — İşletme düzenli kontrollerle pahalı malzemelerin israfını etkili biçimde sınırlıyor. |
| 213 | sich einen Scherz erlauben (şaka yapmak, muziplik yapmak) Unter Kollegen erlaube ich mir gelegentlich einen Scherz über meine eigene Vergesslichkeit. — İş arkadaşlarımın yanında bazen kendi unutkanlığımla ilgili şaka yapıyorum. |
| 214 | sich einer Forderung entziehen (bir talebi yerine getirmekten kaçınmak) Der Vermieter entzieht sich der Forderung nach Reparaturen, indem er auf Anfragen nicht reagiert. — Ev sahibi, mesajlara yanıt vermeyerek onarım talebini yerine getirmekten kaçınıyor. |
| 215 | sich einer Sache annehmen (bir konuyla ilgilenmek, üstlenmek) Unsere Beratungsstelle nimmt sich der Sache an und vermittelt zwischen Mietern und Vermieter. — Danışma merkezimiz konuyla ilgilenip kiracılarla ev sahibi arasında aracılık yapıyor. |
| 216 | Einfluss nehmen auf (etkilemek, etkide bulunmak) Durch konstruktive Vorschläge nimmt die Belegschaft Einfluss auf die Gestaltung der Arbeitsabläufe. — Çalışanlar yapıcı önerilerle iş süreçlerinin düzenlenmesini etkiliyor. |
| 217 | Einhalt gebieten (önünü kesmek, durdurmak) Die neue Regelung soll der unnötigen Verschwendung von Papier endlich Einhalt gebieten. — Yeni düzenleme, gereksiz kâğıt israfını artık durdurmayı amaçlıyor. |
| 218 | einhergehen mit (birlikte ortaya çıkmak, beraberinde gelmek) Die Digitalisierung geht oft mit einem erhöhten Bedarf an Weiterbildung einher. — Dijitalleşme çoğu zaman artan mesleki eğitim ihtiyacıyla birlikte ortaya çıkar. |
| 219 | sich einigen auf (üzerinde anlaşmak, uzlaşmak) Nach intensiver Diskussion einigen sich die Beteiligten auf einen verbindlichen Zeitplan. — Yoğun bir tartışmanın ardından taraflar bağlayıcı bir takvim üzerinde anlaşıyor. |
| 220 | einkalkulieren (hesaba katmak) Bei der Projektplanung kalkulieren wir mögliche Verzögerungen durch fehlende Ersatzteile ein. — Proje planlamasında eksik yedek parçalar nedeniyle oluşabilecek gecikmeleri hesaba katıyoruz. |
| 221 | einklagen (dava yoluyla talep etmek) Nach erfolglosen Gesprächen klagt der Mitarbeiter seinen ausstehenden Lohn vor Gericht ein. — Çalışan, görüşmeler sonuçsuz kalınca ödenmemiş ücretini dava yoluyla talep ediyor. |
| 222 | einreichen (sunmak, teslim etmek) Die Bewerberin reicht ihre vollständigen Unterlagen rechtzeitig bei der zuständigen Stelle ein. — Aday eksiksiz belgelerini yetkili birime zamanında sunuyor. |
| 223 | einschreiten gegen (müdahale etmek) Die Aufsicht schreitet gegen wiederholte Regelverstöße während der Prüfung konsequent ein. — Gözetmen sınavda tekrarlanan kural ihlallerine kararlı biçimde müdahale ediyor. |
| 224 | sich einsetzen für (için çaba göstermek, savunmak) Unsere Kollegin setzt sich für barrierefreie Zugänge zu allen Schulungsräumen ein. — İş arkadaşımız bütün eğitim salonlarına engelsiz erişim sağlanması için çaba gösteriyor. |
| 225 | einstweilen (şimdilik, geçici olarak) Einstweilen findet die Schulung online statt, bis ein größerer Raum verfügbar ist. — Daha büyük bir salon bulunana kadar eğitim şimdilik çevrim içi yapılıyor. |
| 226 | eintönig (tekdüze, monoton) Die eintönige Tätigkeit wird abwechslungsreicher, wenn die Aufgaben im Team regelmäßig wechseln. — Ekipte görevler düzenli olarak değişince tekdüze iş daha çeşitli hâle gelir. |
| 227 | der Einwand gegen (itiraz) Mein Einwand gegen den Vorschlag betrifft vor allem die zusätzlichen Kosten für Teilzeitkräfte. — Öneriye itirazım öncelikle yarı zamanlı çalışanlar için doğacak ek maliyetlerle ilgili. |
| 228 | die Einwilligung (rıza, onay) Vor der Veröffentlichung ihres Fotos wird die ausdrückliche Einwilligung der Teilnehmerin eingeholt. — Fotoğrafı yayımlanmadan önce katılımcının açık rızası alınıyor. |
| 229 | Einwilligung erteilen (rıza vermek, onay vermek) Die Teilnehmerin erteilt ihre Einwilligung zur anonymen Auswertung der Angaben im Fragebogen. — Katılımcı anketteki bilgilerin kimliği gizlenerek değerlendirilmesine rıza veriyor. |
| 230 | elementar (temel, vazgeçilmez) Für die Teilnahme am Onlinekurs ist ein stabiler Internetzugang elementar. — Çevrim içi kursa katılabilmek için kesintisiz internet erişimi şarttır. |
| 231 | die Empathie (duygudaşlık, karşısındakini anlayabilme) Die Beraterin zeigt Empathie, indem sie die Sorgen der Familie ernst nimmt. — Danışman, ailenin kaygılarını ciddiye alarak onların duygularını anladığını gösteriyor. |
| 232 | empfinden (hissetmek, algılamak) Die Beschäftigten empfinden ständige Dienstplanänderungen als Belastung für ihr Privatleben. — Çalışanlar, vardiya çizelgesinin sürekli değişmesini özel hayatları açısından bir yük olarak görüyor. |
| 233 | energisch (kararlı, güçlü biçimde) Die Projektleiterin tritt energisch für eine realistische Verteilung der Aufgaben im Team ein. — Proje yöneticisi, ekipte görevlerin gerçekçi bir şekilde dağıtılmasını kararlılıkla savunuyor. |
| 234 | sich engagieren (aktif olarak katkı sunmak, gönüllü çalışmak) Neben ihrer Ausbildung engagiert sich Sophie ehrenamtlich in einem örtlichen Sportverein. — Sophie, mesleki eğitiminin yanında yerel bir spor kulübünde gönüllü çalışıyor. |
| 235 | der Engpass (darboğaz, yetersizlik) Wegen eines personellen Engpasses müssen Bewerber länger auf die Anerkennung ihrer Abschlüsse warten. — Personel yetersizliği nedeniyle adaylar diplomalarının tanınması için daha uzun süre beklemek zorunda. |
| 236 | die Entfaltung (gelişme, kendini geliştirme) Flexible Arbeitszeiten geben Eltern mehr Raum für die berufliche Entfaltung. — Esnek çalışma saatleri, anne babalara mesleki gelişimleri için daha fazla alan açıyor. |
| 237 | das Entgelt (ücret, bedel) Umfasst das vereinbarte Entgelt sämtliche Leistungen, die im Angebot ausdrücklich aufgeführt sind? — Kararlaştırılan ücret teklifte açıkça belirtilen tüm hizmetleri kapsıyor mu? |
| 238 | die Entgeltfortzahlung (ücret ödemesinin sürdürülmesi) Mehmet fragt die Personalabteilung, wie die Entgeltfortzahlung bei längerer Krankheit geregelt ist. — Mehmet, uzun süreli hastalıkta ücret ödemesinin sürdürülmesine ilişkin kuralları insan kaynaklarına soruyor. |
| 239 | enthüllen (açığa çıkarmak, ifşa etmek) Die Untersuchung enthüllt erhebliche Lücken in der bisherigen Kontrolle der Lieferqualität. — Araştırma teslimat kalitesinin mevcut denetimindeki ciddi boşlukları açığa çıkarıyor. |
| 240 | entkräften (gidermek; çürütmek) Mit nachvollziehbaren Daten entkräftet das Team die Bedenken gegen das neue Schichtmodell. — Ekip anlaşılır verilerle yeni vardiya modeline yönelik çekinceleri gideriyor. |
| 241 | entlassen (işten çıkarmak; taburcu etmek) Der Betrieb entlässt mehrere Beschäftigte, weil ein wichtiger Auftrag weggefallen ist. — İşletme, önemli bir siparişi kaybettiği için birkaç çalışanını işten çıkarıyor. |
| 242 | die Entlohnung (ücretlendirme, ücret) Für Arbeit am Wochenende fordert die Belegschaft eine höhere Entlohnung. — Çalışanlar, hafta sonu yapılan işler için daha yüksek ücret talep ediyor. |
| 243 | entmutigen (cesaretini kırmak) Die erste Absage entmutigt Zeynep nicht, weil sie ihre langfristigen Ziele im Blick behält. — Zeynep uzun vadeli hedeflerini göz önünde tuttuğu için ilk olumsuz yanıt cesaretini kırmıyor. |
| 244 | sich entrüsten (öfkeyle tepki göstermek, infial duymak) Die Nachbarn entrüsten sich über die unangekündigte Sperrung des gemeinsamen Hofes. — Komşular, ortak avlunun haber verilmeden kapatılmasına öfkeyle tepki gösteriyor. |
| 245 | die Entschädigung (tazminat, zararı giderme) Wegen der beschädigten Ware fordert der Kunde eine angemessene Entschädigung vom Händler. — Müşteri, hasarlı ürün nedeniyle satıcıdan uygun bir tazminat talep ediyor. |
| 246 | der Entscheidungsträger (karar verici) Vor der Abstimmung über den Schulneubau brauchen die Entscheidungsträger verlässliche Daten. — Karar vericilerin yeni okul binasının yapımını oylamadan önce güvenilir verilere ihtiyacı var. |
| 247 | entschlüsseln (şifreyi çözmek; anlamını çözmek) Nur berechtigte Mitarbeiter können die verschlüsselten Dateien mit dem vorgesehenen Schlüssel entschlüsseln. — Şifreli dosyaları belirlenen anahtarla yalnızca yetkili çalışanlar çözebilir. |
| 248 | entzücken (çok sevindirmek, büyülemek) Der überraschende Auftritt ihres Lieblingsautors entzückt die Besucher des Literaturfestivals. — Sevdikleri yazarın sürpriz katılımı, edebiyat festivalinin ziyaretçilerini çok sevindiriyor. |
| 249 | erbitten (rica etmek, talep etmek) Für die weitere Planung erbitten wir eine schriftliche Rückmeldung zu den vorgeschlagenen Terminen. — Sonraki planlama için önerilen tarihlere ilişkin yazılı yanıt rica ediyoruz. |
| 250 | sich ereignen (meydana gelmek, gerçekleşmek) Während der Konferenz ereignete sich ein Zwischenfall, der den Zeitplan durcheinanderbrachte. — Konferans sırasında programı aksatan bir olay meydana geldi. |
| 251 | erfassen (kaydetmek; kavramak) Das neue System erfasst sämtliche Arbeitszeiten automatisch und erleichtert dadurch die monatliche Abrechnung. — Yeni sistem tüm çalışma sürelerini otomatik kaydederek aylık hesap dökümünü kolaylaştırıyor. |
| 252 | die Erfindung (icat, buluş) Die Erfindung einer sparsamen Pumpe könnte den Energiebedarf kleiner Betriebe deutlich senken. — Tasarruflu bir pompanın icadı küçük işletmelerin enerji ihtiyacını belirgin ölçüde azaltabilir. |
| 253 | erkunden (keşfetmek, araştırarak tanımak) Vor dem Umzug erkundet die Familie das Viertel rund um die neue Schule. — Aile, taşınmadan önce yeni okulun çevresindeki semti tanımak için dolaşıyor. |
| 254 | Erlaubnis einholen (izin almak) Für die Nutzung des Gemeinschaftsraums holen wir zunächst die Erlaubnis der Hausverwaltung ein. — Ortak salonu kullanmak için önce bina yönetiminden izin alıyoruz. |
| 255 | die Erleuchtung (ani kavrayış, aydınlanma) Beim Vergleich der Tabellen hatte Elif plötzlich eine Erleuchtung und erkannte den Fehler. — Elif tabloları karşılaştırırken birden her şeyi kavrayıp hatayı fark etti. |
| 256 | der Erlös (satış geliri, hasılat) Der Erlös aus dem Verkauf selbst gebackener Kuchen finanziert neue Bücher für die Schulbibliothek. — Ev yapımı keklerin satışından elde edilen gelir okul kütüphanesine yeni kitaplar alınmasını sağlıyor. |
| 257 | erlöschen (sönmek; geçersizleşmek) Im Theater erlischt das Licht, sobald die Vorstellung beginnt. — Tiyatroda oyun başlar başlamaz ışıklar sönüyor. |
| 258 | die Ermahnung (uyarı, ikaz) Nach einer freundlichen Ermahnung achtet Jonas genauer auf die vereinbarten Abgabefristen im Projekt. — Jonas nazik bir uyarıdan sonra projenin kararlaştırılan teslim tarihlerine daha çok dikkat ediyor. |
| 259 | die Ermunterung (teşvik, cesaretlendirme) Die Ermunterung der Lehrerin hilft Mehmet, sich öfter an Diskussionen zu beteiligen. — Öğretmenin teşviki, Mehmet’in tartışmalara daha sık katılmasına yardımcı oluyor. |
| 260 | die Ermutigung (cesaretlendirme, moral verme) Elif braucht nach den Rückschlägen vor allem Ermutigung, um ihre Ausbildungssuche fortzusetzen. — Aksiliklerden sonra Elif’e mesleki eğitim yeri aramayı sürdürebilmesi için moral vermek gerekiyor. |
| 261 | erneuern (yenilemek) Die Hausverwaltung erneuert die undichten Fenster, damit weniger Wärme aus den Wohnungen entweicht. — Bina yönetimi dairelerdeki ısı kaybını azaltmak için sızdıran pencereleri yeniliyor. |
| 262 | erobern (kazanmak, fethetmek) Mit persönlichen Geschichten erobert die Erzählerin die Herzen ihres Publikums. — Anlatıcı, kişisel hikâyeleriyle dinleyicilerinin kalbini kazanıyor. |
| 263 | erschaffen (yaratmak, meydana getirmek) Im Workshop erschaffen die Teilnehmer gemeinsam eine Geschichte aus ihren unterschiedlichen Alltagserfahrungen. — Atölyede katılımcılar farklı günlük deneyimlerinden birlikte bir hikâye yaratıyor. |
| 264 | das Erschleichen (hileyle elde etme) Die Prüfstelle untersucht einen Verdacht auf das Erschleichen von Leistungen durch falsche Angaben. — Denetim birimi, yanlış bilgiyle haksız yardım alındığı şüphesini araştırıyor. |
| 265 | erstrebenswert (ulaşılmaya değer, arzu edilir) Ist wissenschaftlicher Fortschritt auch dann erstrebenswert, wenn dabei der Datenschutz leidet? — Kişisel verilerin korunması zarar görse bile bilimsel ilerleme arzu edilir mi? |
| 266 | ersuchen (resmen rica etmek) Wir ersuchen Sie um eine schriftliche Bestätigung Ihrer Anmeldung. — Kaydınızı yazılı olarak teyit etmenizi rica ediyoruz. |
| 267 | die Erwartungshaltung (beklenti) Eine unrealistische Erwartungshaltung kann den Einstieg ins Berufsleben erschweren. — Gerçekçi olmayan beklentiler iş hayatına başlamayı zorlaştırabilir. |
| 268 | erwischen (yetişmek; yakalamak) Zum Glück haben wir noch den letzten Zug nach Hause erwischt. — Neyse ki eve giden son trene yetiştik. |
| 269 | erzkonservativ (aşırı tutucu) Der erzkonservative Vereinsvorstand lehnt selbst kleine Änderungen am Trainingsplan ab. — Aşırı tutucu kulüp yönetimi, antrenman programındaki küçük değişiklikleri bile reddediyor. |
| 270 | die Eskapade (ölçüsüz davranış, uygunsuz kaçamak) Seine nächtliche Eskapade im Hotel endete mit Beschwerden über laute Musik. — Oteldeki ölçüsüz gece eğlencesi, yüksek sesli müzikten şikâyet edilmesiyle sonuçlandı. |
| 271 | essenziell (vazgeçilmez, hayati) Für sichere Pflege ist ein verlässlicher Austausch im Team essenziell. — Güvenli bakım için ekip içinde güvenilir bilgi alışverişi hayati önem taşır. |
| 272 | das Etappenziel (ara hedef) Mit der bestandenen Sprachprüfung hat Elif ein wichtiges Etappenziel erreicht. — Elif, dil sınavını geçerek önemli bir ara hedefe ulaştı. |
| 273 | die Ethik (etik, ahlak felsefesi) Im Seminar diskutieren wir über Ethik im Umgang mit persönlichen Daten. — Seminerde kişisel verilerin kullanımında etik konusunu tartışıyoruz. |
| 274 | ethnisch (etnik, kökenle ilgili) Die Bewerberin befürchtet, wegen ihrer ethnischen Herkunft benachteiligt zu werden. — Aday, etnik kökeni yüzünden ayrımcılığa uğramaktan endişe ediyor. |
| 275 | der Ethnologe (etnolog, kültür araştırmacısı) Der Ethnologe untersucht, wie sich Familientraditionen nach einem Umzug verändern. — Etnolog, taşınmanın ardından aile geleneklerinin nasıl değiştiğini araştırıyor. |
| 276 | sich etwas anrechnen lassen (saydırmak, denk kabul ettirmek) Für den neuen Studiengang lasse ich mir meine bisherigen Studienleistungen anrechnen. — Daha önce aldığım dersleri yeni bölümüme saydırıyorum. |
| 277 | sich etwas vorbehalten (hakkını saklı tutmak) Bei erheblichen Mängeln behalten wir uns eine erneute Prüfung der Lieferung vor. — Ciddi kusurlar varsa teslimatı yeniden inceleme hakkımızı saklı tutuyoruz. |
| 278 | sich etwas zunutze machen (yararlanmak, kendi lehine kullanmak) Bei der Wohnungssuche macht sich Can seine guten Kontakte im Sportverein zunutze. — Can, ev ararken spor kulübündeki iyi ilişkilerinden yararlanıyor. |
| 279 | sich etwas zuschulden kommen lassen (kusurlu davranmak, yanlış bir şey yapmak) Ich habe mir nichts zuschulden kommen lassen und bitte Sie um eine sachliche Klärung. — Hiçbir yanlış yapmadım ve konuyu nesnel biçimde açıklığa kavuşturmanızı rica ediyorum. |
| 280 | die Evaluation (değerlendirme) Die Evaluation zeigt, welche Angebote den Auszubildenden beim Lernen helfen. — Değerlendirme, hangi olanakların meslek eğitimi öğrencilerinin öğrenmesini kolaylaştırdığını gösteriyor. |
| 281 | evaluieren (değerlendirmek) Nach dem ersten Semester evaluieren wir das neue Betreuungskonzept gemeinsam. — İlk yarıyılın ardından yeni danışmanlık modelini birlikte değerlendiriyoruz. |
| 282 | die Expertise (uzmanlık bilgisi) Für die Sanierung des Gebäudes benötigen wir die Expertise einer Bauingenieurin. — Binanın yenilenmesi için bir inşaat mühendisinin uzmanlık bilgisine ihtiyacımız var. |
| 283 | exportieren (ihracat yapmak, ihraç etmek) Unser Betrieb exportiert Ersatzteile in die Türkei und betreut dort mehrere Kunden. — İşletmemiz Türkiye’ye yedek parça ihraç ediyor ve oradaki birkaç müşteriye hizmet veriyor. |
| 284 | exzessiv (aşırı, ölçüsüz) Exzessive Überstunden beeinträchtigen auf Dauer die Konzentration und die Gesundheit. — Aşırı mesai uzun vadede dikkati ve sağlığı olumsuz etkiler. |
“F” Harfi ile Başlayan Almanca C1 Kelimeleri
| Sıra No. | Almanca kelime, anlamı ve örnek cümle |
|---|---|
| 285 | der Fachkräftemangel (nitelikli çalışan eksikliği) Wegen des Fachkräftemangels bildet die Klinik mehr eigenes Personal aus. — Klinik, nitelikli çalışan eksikliği nedeniyle kendi bünyesinde daha fazla personel yetiştiriyor. |
| 286 | der Farbstoff (renklendirici, boya maddesi) Bitte prüfen Sie, ob dieser Farbstoff für Lebensmittel zugelassen ist. — Lütfen bu renklendiricinin gıdalarda kullanımına izin verilip verilmediğini kontrol edin. |
| 287 | fatal (ağır sonuçlar doğuran, vahim) Ein übersehener Rechenfehler kann für ein kleines Unternehmen fatal sein. — Gözden kaçan bir hesap hatası küçük bir işletme için ağır sonuçlar doğurabilir. |
| 288 | die Faust in der Tasche ballen (öfkesini içine atmak) Bei dem unfairen Vorwurf habe ich die Faust in der Tasche geballt. — Haksız suçlama karşısında öfkemi içime attım. |
| 289 | favorisieren (tercih etmek, öncelik vermek) Die Projektgruppe favorisiert eine Lösung, die ohne zusätzliche Geräte auskommt. — Proje grubu, ek cihaz gerektirmeyen bir çözümü tercih ediyor. |
| 290 | das Fazit (sonuç, genel değerlendirme) Welches Fazit ziehen Sie aus den Gesprächen mit den Mietern? — Kiracılarla yaptığınız görüşmelerden nasıl bir sonuç çıkarıyorsunuz? |
| 291 | das Feedback (geri bildirim) Ihr Feedback hilft uns, die Beratung stärker an Ihren Bedürfnissen auszurichten. — Geri bildiriminiz, danışmanlığı ihtiyaçlarınıza daha uygun hâle getirmemize yardımcı oluyor. |
| 292 | Feedback bekommen (geri bildirim almak) Nach jeder Präsentation bekommen die Studierenden Feedback zu Aufbau und Verständlichkeit. — Öğrenciler her sunumdan sonra yapı ve anlaşılırlık konusunda geri bildirim alıyor. |
| 293 | das Fehlverhalten (uygunsuz davranış, hatalı davranış) Die Leitung spricht Fehlverhalten offen an, ohne einzelne Mitarbeiter bloßzustellen. — Yönetim, çalışanları küçük düşürmeden uygunsuz davranışları açıkça ele alıyor. |
| 294 | feilen (üzerinde ince çalışmak, rötuş yapmak; eğelemek) Anna feilt noch an ihrer Bewerbung, bevor sie diese abschickt. — Anna, başvurusunu göndermeden önce son rötuşları yapıyor. |
| 295 | die Feindseligkeit (düşmanlık, hasmane tutum) Bei der Mieterversammlung stieß mein Vorschlag auf unerwartete Feindseligkeit. — Kiracılar toplantısında önerim beklenmedik bir düşmanlıkla karşılandı. |
| 296 | die Fertigung (üretim, imalat) Durch die neue Anlage lässt sich die Fertigung deutlich präziser steuern. — Yeni üretim sistemi sayesinde imalat çok daha hassas biçimde yönetilebiliyor. |
| 297 | die Fertigungsüberwachung (üretim denetimi) Eine lückenlose Fertigungsüberwachung hilft uns, Fehler bereits während der Produktion zu erkennen. — Kesintisiz üretim denetimi, hataları daha üretim sırasında fark etmemize yardımcı oluyor. |
| 298 | festigen (sağlamlaştırmak, pekiştirmek) Regelmäßige Gespräche festigen das Vertrauen zwischen der Pflegekraft und den Angehörigen. — Düzenli görüşmeler, bakım çalışanıyla hasta yakınları arasındaki güveni pekiştiriyor. |
| 299 | die Filiale (şube) Die neue Filiale bietet Beratungstermine auch außerhalb der üblichen Öffnungszeiten an. — Yeni şube, normal çalışma saatleri dışında da danışmanlık randevusu sunuyor. |
| 300 | der Filialleiter (şube müdürü) Der Filialleiter stimmt die Urlaubsplanung frühzeitig mit dem gesamten Team ab. — Şube müdürü izin planını tüm ekiple önceden koordine ediyor. |
| 301 | die Finanzbuchhaltung (finansal muhasebe) Seit der Umstellung auf digitale Belege arbeitet unsere Finanzbuchhaltung deutlich schneller. — Dijital belgelere geçtiğimizden beri finansal muhasebe birimimiz çok daha hızlı çalışıyor. |
| 302 | das Fingerspitzengefühl (incelik, hassas yaklaşım) Bei Gesprächen über persönliche Probleme ist viel Fingerspitzengefühl gefragt. — Kişisel sorunların konuşulduğu görüşmelerde büyük bir incelik gerekir. |
| 303 | der Flächentarifvertrag (bölgesel sektör toplu iş sözleşmesi) Die Gewerkschaft fordert, dass die Betriebe der Branche an den Flächentarifvertrag gebunden bleiben. — Sendika, sektördeki işletmelerin bölgesel sektör toplu iş sözleşmesine bağlı kalmasını talep ediyor. |
| 304 | die Flüchtlingshilfe (sığınmacılara yardım, mültecilere destek) Ayşe engagiert sich in der Flüchtlingshilfe und begleitet Familien zu Beratungsterminen. — Ayşe, sığınmacılara destek veriyor ve ailelere danışmanlık randevularında eşlik ediyor. |
| 305 | der Flyer (el ilanı, tanıtım broşürü) Auf dem Flyer finden Sie alle Termine für unsere kostenlosen Bewerbungskurse. — El ilanında ücretsiz iş başvurusu kurslarımızın tüm tarihlerini bulabilirsiniz. |
| 306 | (sich) fokussieren (odaklanmak, yoğunlaşmak) Bei der Besprechung fokussieren wir uns auf die dringendsten Anliegen der Kunden. — Toplantıda müşterilerin en acil ihtiyaçlarına odaklanıyoruz. |
| 307 | das Förderdarlehen (destek kredisi) Mit einem Förderdarlehen kann die Werkstatt in energiesparende Maschinen investieren. — Atölye, destek kredisiyle enerji tasarruflu makinelere yatırım yapabilir. |
| 308 | die Fördermittel (Pl.) (destek fonları, teşvik kaynakları) Für die Modernisierung der Berufsschule stehen zusätzliche Fördermittel zur Verfügung. — Meslek okulunun yenilenmesi için ek destek kaynakları mevcut. |
| 309 | Forderung stellen (talepte bulunmak) Die Beschäftigten stellen die Forderung nach verlässlichen Dienstplänen und geregelten Pausen. — Çalışanlar, güvenilir vardiya çizelgeleri ve düzenli molalar talep ediyor. |
| 310 | fossil (fosil kökenli) Künftig nutzt der Betrieb Sonnenenergie, um weniger fossile Brennstoffe zu verbrauchen. — İşletme, daha az fosil yakıt tüketmek için bundan böyle güneş enerjisi kullanacak. |
| 311 | fräsen (frezelemek) Die Fachkraft fräst eine präzise Nut in das Werkstück. — Uzman çalışan, iş parçasına frezeyle hassas bir oluk açıyor. |
| 312 | freistellen (işten izinli saymak, çalışmadan muaf tutmak) Der Betrieb stellt die Mitarbeiterin für ihre berufliche Weiterbildung frei. — İşletme, çalışanını mesleki eğitimine katılması için izinli sayıyor. |
| 313 | die Freizügigkeit (serbest dolaşım hakkı) Im Seminar besprechen wir, welche Bedeutung die Freizügigkeit für Berufstätige in Europa hat. — Seminerde serbest dolaşım hakkının Avrupa’da çalışanlar için önemini ele alıyoruz. |
| 314 | die Frisur richten (saçını düzeltmek) Vor dem Bewerbungsgespräch richtet Elif ihre Frisur noch einmal im Spiegel. — Elif, iş görüşmesinden önce aynada saçını bir kez daha düzeltiyor. |
| 315 | fruchtbar (verimli; bereketli) Der Austausch mit der Nachbarabteilung erwies sich als besonders fruchtbar. — Diğer bölümle yapılan fikir alışverişi oldukça verimli oldu. |
| 316 | die Frustrationstoleranz (hayal kırıklığına dayanabilme) Beim Lernen neuer Software hilft Frustrationstoleranz, trotz wiederholter Fehler weiterzumachen. — Yeni yazılım öğrenirken hayal kırıklığına dayanabilmek, tekrar eden hatalara rağmen devam etmeyi kolaylaştırır. |
| 317 | fuchteln (kollarını savurmak, el kol hareketleri yapmak) Beim Erklären fuchtelte der Trainer so heftig mit den Armen, dass sein Stift herunterfiel. — Antrenör açıklama yaparken kollarını öyle savurdu ki kalemi yere düştü. |
| 318 | der Fuhrpark (araç filosu) Die Lieferfirma erneuert ihren Fuhrpark, um Reparaturkosten und Energieverbrauch zu senken. — Teslimat şirketi, onarım giderlerini ve enerji tüketimini azaltmak için araç filosunu yeniliyor. |
| 319 | die Fundgrube (zengin kaynak, hazine) Bei meiner Familienforschung erwies sich das Stadtarchiv als Fundgrube für alte Fotos. — Aile tarihimi araştırırken kent arşivinin eski fotoğraflar açısından zengin bir kaynak olduğunu gördüm. |
| 320 | fündig werden (aradığını bulmak) Bei der Suche nach einem Praktikumsplatz wurde Zeynep im Krankenhaus fündig. — Zeynep, aradığı staj yerini hastanede buldu. |
| 321 | funktionstüchtig (çalışır durumda) Vor der Übergabe prüfen wir, ob sämtliche Geräte noch funktionstüchtig sind. — Teslimden önce tüm cihazların hâlâ çalışır durumda olup olmadığını kontrol ediyoruz. |
| 322 | Furore machen (büyük ilgi uyandırmak, ses getirmek) Mit unserer Ausstellung haben wir auch außerhalb der Stadt Furore gemacht. — Sergimizle şehir dışında da büyük ilgi uyandırdık. |
| 323 | die Fürsorgepflicht (çalışanı koruma ve gözetme yükümlülüğü) Der Arbeitgeber nimmt seine Fürsorgepflicht ernst und sorgt für sichere Arbeitsbedingungen. — İşveren, çalışanlarını koruma yükümlülüğünü ciddiye alıyor ve güvenli çalışma koşulları sağlıyor. |
| 324 | Fußabdruck hinterlassen (ayak izi bırakmak) Auch der Versand kleiner Pakete hinterlässt einen ökologischen Fußabdruck. — Küçük paketlerin gönderilmesi bile ekolojik ayak izi bırakır. |
“G” Harfi ile Başlayan Almanca C1 Kelimeleri
| Sıra No. | Almanca kelime, anlamı ve örnek cümle |
|---|---|
| 325 | gang und gäbe (yaygın, olağan) Bei uns ist es gang und gäbe, neuen Kollegen beim Einstieg zu helfen. — Bizde yeni iş arkadaşlarının işe alışmasına yardım etmek olağan bir şeydir. |
| 326 | das Gebilde (yapı, oluşum) Aus einzelnen Vereinen ist ein Gebilde mit gemeinsamen Regeln und Zielen entstanden. — Ayrı ayrı derneklerden ortak kuralları ve hedefleri olan bir yapı oluştu. |
| 327 | das Gebot (ilke, gereklilik; emir) Die Projektleitung bezeichnet Transparenz beim Einsatz öffentlicher Mittel als oberstes Gebot. — Proje yönetimi, kamu kaynaklarının kullanımında şeffaflığı en temel ilke olarak nitelendiriyor. |
| 328 | gebrechlich (güçten düşmüş, bedenen zayıf) Der gebrechliche Bewohner stützt sich beim kurzen Spaziergang auf den Arm der Pflegekraft. — Güçten düşmüş bakımevi sakini, kısa yürüyüş sırasında bakım görevlisinin koluna tutunuyor. |
| 329 | der Gedankengang (düşünce akışı, akıl yürütme) Könnten Sie Ihren Gedankengang anhand eines konkreten Beispiels näher erläutern? — Düşünce akışınızı somut bir örnekle biraz daha açıklayabilir misiniz? |
| 330 | geeignet sein für (için uygun olmak) Diese Fortbildung ist für Pflegekräfte geeignet, die mehr Verantwortung übernehmen möchten. — Bu eğitim, daha fazla sorumluluk üstlenmek isteyen bakım çalışanları için uygundur. |
| 331 | Gefahren in sich bergen (tehlikeler barındırmak) Ein ungesichertes Netzwerk birgt Gefahren in sich, etwa den Verlust vertraulicher Daten. — Güvenliği sağlanmamış bir ağ, gizli verilerin kaybolması gibi tehlikeler barındırır. |
| 332 | der Geflüchtete (sığınmacı, ülkesinden kaçmak zorunda kalan kişi) Der Geflüchtete möchte seine beruflichen Kenntnisse in einem örtlichen Betrieb einbringen. — Sığınmacı, mesleki bilgisini yerel bir işletmede kullanmak istiyor. |
| 333 | gegeben (mevcut, var olan) Mit den gegebenen Mitteln können wir nur einen Teil der Räume renovieren. — Mevcut kaynaklarla odaların yalnızca bir kısmını yenileyebiliriz. |
| 334 | die Gegenüberstellung (karşılaştırma) Eine Gegenüberstellung der Angebote erleichtert uns die Entscheidung für einen Anbieter. — Tekliflerin karşılaştırılması, hizmet sağlayıcı seçimini kolaylaştırıyor. |
| 335 | sich Gehör verschaffen (sesini duyurmak, sözünü dinletmek) In der lebhaften Besprechung verschaffe ich mir mit einer gezielten Frage Gehör. — Hareketli toplantıda yerinde bir soru sorarak sesimi duyuruyorum. |
| 336 | der Geistesblitz (ani parlak fikir) Beim Kaffee hatte ich einen Geistesblitz, wie wir die Räume besser nutzen könnten. — Kahve içerken odaları nasıl daha iyi kullanabileceğimize dair aklıma parlak bir fikir geldi. |
| 337 | der Geisteswissenschaftler (beşerî bilimler araştırmacısı) Der Geisteswissenschaftler untersucht, wie Sprache unsere Vorstellungen von Arbeit prägt. — Beşerî bilimler araştırmacısı, dilin işe ilişkin düşüncelerimizi nasıl şekillendirdiğini inceliyor. |
| 338 | die geistige Schöpfung (özgün düşünsel eser) Die Juristin erläutert, wann ein Text als persönliche geistige Schöpfung urheberrechtlich geschützt ist. — Hukukçu, bir metnin hangi durumlarda özgün düşünsel eser olarak telif hakkıyla korunduğunu açıklıyor. |
| 339 | die Geldbuße (idari para cezası) Wegen des wiederholten Verstoßes gegen die Parkregeln wurde eine Geldbuße verhängt. — Park kurallarının tekrar tekrar ihlal edilmesi nedeniyle idari para cezası verildi. |
| 340 | geltend machen (hak talep etmek, ileri sürmek) Hiermit mache ich meinen Anspruch auf Erstattung geltend und füge die Belege bei. — Masraflarımın geri ödenmesini talep ediyor ve ilgili belgeleri ekte sunuyorum. |
| 341 | das Gemeinwohl (toplum yararı, kamu yararı) Das Nachbarschaftsprojekt dient dem Gemeinwohl und steht allen Bewohnern offen. — Komşuluk projesi toplum yararına hizmet ediyor ve tüm sakinlere açık. |
| 342 | die Genauigkeit (doğruluk, hassasiyet) Bei der Erfassung von Patientendaten hat Genauigkeit Vorrang vor Geschwindigkeit. — Hasta verilerinin kaydında doğruluk, hızdan önce gelir. |
| 343 | das Gender (toplumsal cinsiyet) Im Seminar untersuchen wir, wie Gender die Erwartungen an berufliche Rollen beeinflusst. — Seminerde toplumsal cinsiyetin mesleki rollere ilişkin beklentileri nasıl etkilediğini inceliyoruz. |
| 344 | genehmigen (onaylamak, izin vermek) Die Leitung genehmigt die Fortbildung, sofern die Betreuung der Bewohner gesichert bleibt. — Yönetim, sakinlerin bakımı aksamadığı sürece eğitimi onaylıyor. |
| 345 | genial (dahice, çok başarılı) Die geniale Idee spart Material, ohne die Qualität des Produkts zu beeinträchtigen. — Bu dahice fikir, ürünün kalitesini düşürmeden malzeme tasarrufu sağlıyor. |
| 346 | genügsam (aza kanaat eden, azla yetinen) Trotz ihres beruflichen Erfolgs bleibt Sophie genügsam und lebt in einer kleinen Wohnung. — Sophie, mesleki başarısına rağmen azla yetiniyor ve küçük bir evde yaşıyor. |
| 347 | die Gepflogenheit (alışılmış uygulama, gelenek) Neue Beschäftigte lernen zunächst die Gepflogenheiten im Umgang mit unseren Kunden kennen. — Yeni çalışanlar önce müşterilerimizle ilişkilerdeki alışılmış uygulamaları öğreniyor. |
| 348 | geradlinig (açık ve tutarlı; dümdüz) Ich schätze ihre geradlinige Art, weil sie Probleme offen anspricht. — Sorunları açıkça dile getirdiği için onun açık ve tutarlı tavrını takdir ediyorum. |
| 349 | geringfügig (çok az, önemsiz ölçüde) Die Lieferkosten sind nur geringfügig gestiegen, während die Materialpreise stark schwanken. — Malzeme fiyatları büyük dalgalanmalar gösterirken teslimat giderleri çok az arttı. |
| 350 | die Gerontologie (yaşlanma bilimi) Die Stadtplanerin will Erkenntnisse der Gerontologie stärker in den Bau altersgerechter Wohnungen einbeziehen. — Şehir plancısı, yaşlanma biliminin bulgularını yaşlılara uygun konutların yapımında daha fazla dikkate almak istiyor. |
| 351 | gesättigt (doymuş) Der Anbieter hält den Markt für einfache Sprachlernprogramme inzwischen für gesättigt. — Hizmet sağlayıcı, basit dil öğrenme programları pazarının artık doymuş olduğunu düşünüyor. |
| 352 | der Geschädigte (zarar gören kişi, mağdur) Der Geschädigte reicht die Fotos des Wasserschadens bei seiner Versicherung ein. — Zarar gören kişi, su hasarının fotoğraflarını sigorta şirketine gönderiyor. |
| 353 | das Geschlecht (cinsiyet) Die Personalabteilung betont, das Geschlecht spiele bei der Vergabe von Ausbildungsplätzen keine Rolle. — İnsan kaynakları bölümü, mesleki eğitim yerlerinin dağıtımında cinsiyetin etkili olmadığını belirtiyor. |
| 354 | der Gesetzgeber (yasa koyucu) Die Expertin fordert, der Gesetzgeber solle den Datenschutz bei neuen Technologien stärken. — Uzman, yasa koyucudan yeni teknolojiler konusunda kişisel verilerin korunmasını güçlendirmesini istiyor. |
| 355 | der Gestalter für visuelles Marketing (görsel pazarlama tasarımcısı) Der Gestalter für visuelles Marketing entwickelt ein neues Konzept für die Schaufenster. — Görsel pazarlama tasarımcısı, vitrinler için yeni bir konsept geliştiriyor. |
| 356 | die Gestik (el ve kol hareketleri) Die ruhige Gestik der Referentin unterstützt den Vortrag, ohne vom Inhalt abzulenken. — Konuşmacının sakin el ve kol hareketleri, dikkati içerikten uzaklaştırmadan sunumu destekliyor. |
| 357 | gestikulieren (el kol hareketleri yapmak) Beim Erklären gestikuliert Emre lebhaft, damit die Zuhörer ihm leichter folgen können. — Emre, dinleyicilerin onu daha kolay takip etmesi için anlatırken bolca el kol hareketi yapıyor. |
| 358 | gewähren (sağlamak, tanımak, vermek) Die Hochschule gewährt Studierenden mit Kindern zusätzliche Zeit für die Abschlussarbeit. — Üniversite, çocuğu olan öğrencilere bitirme çalışması için ek süre tanıyor. |
| 359 | die Gewerbeimmobilie (ticari taşınmaz, iş yeri gayrimenkulü) Für unsere Praxis suchen wir eine barrierefreie Gewerbeimmobilie in Bahnhofsnähe. — Muayenehanemiz için istasyona yakın, engelli erişimine uygun bir iş yeri arıyoruz. |
| 360 | der Gewerbetreibende (ticari işletme sahibi, esnaf) Der Gewerbetreibende erkundigt sich beim Amt nach den Unterlagen für seine Anmeldung. — İşletme sahibi, kayıt için gereken belgeleri resmî daireye soruyor. |
| 361 | das gewerbliche Schutzrecht (sınai mülkiyet hakkı) Im Seminar diskutieren wir, welches gewerbliche Schutzrecht für die Erfindung infrage kommt. — Seminerde, buluş için hangi sınai mülkiyet hakkının söz konusu olabileceğini tartışıyoruz. |
| 362 | der Gewerkschaftsbund (sendikalar birliği) Der Gewerkschaftsbund bietet seinen Mitgliedsorganisationen Schulungen zur Beratung von Beschäftigten an. — Sendikalar birliği, üye kuruluşlara çalışan danışmanlığı konusunda eğitimler sunuyor. |
| 363 | die Gewinnspanne (kâr marjı) Steigende Materialkosten verringern die Gewinnspanne, wenn die Verkaufspreise unverändert bleiben. — Satış fiyatları değişmediğinde artan malzeme giderleri kâr marjını düşürür. |
| 364 | die Gewohnheit (alışkanlık) Aus Gewohnheit prüft Anna jeden Morgen zuerst die Termine ihres Teams. — Anna alışkanlık gereği her sabah önce ekibinin randevularını kontrol ediyor. |
| 365 | das Gift (zehir) Das Labor untersucht, ob das Gift auch in geringen Mengen nachweisbar ist. — Laboratuvar, zehrin az miktarda bulunduğunda bile tespit edilip edilemediğini araştırıyor. |
| 366 | die Gleichbehandlung (eşit muamele) Die Gleichbehandlung aller Bewerber gehört zu den Grundsätzen unserer Personalabteilung. — Tüm adaylara eşit muamele, insan kaynakları bölümümüzün temel ilkelerindendir. |
| 367 | der Gleichgesinnte (benzer görüş veya ilgi alanlarını paylaşan kişi) Im Literaturkreis findet Can Gleichgesinnte, mit denen er über neue Romane diskutiert. — Can, edebiyat grubunda yeni romanları tartışabileceği, ilgi alanları benzer kişiler buluyor. |
| 368 | die Gleichsetzung (bir tutma, eş değer sayma) Die Betriebsrätin kritisiert die Gleichsetzung von Anwesenheit am Arbeitsplatz und tatsächlicher Leistung. — Çalışan temsilcisi, iş yerinde bulunmanın gerçek performansla bir tutulmasını eleştiriyor. |
| 369 | die Gleichstellungsbeauftragte (cinsiyet eşitliği sorumlusu) Die Gleichstellungsbeauftragte berät Beschäftigte, die sich wegen ihres Geschlechts benachteiligt fühlen. — Cinsiyet eşitliği sorumlusu, cinsiyeti nedeniyle ayrımcılığa uğradığını düşünen çalışanlara danışmanlık verir. |
| 370 | die GmbH (limited şirket) Für die Gründung einer GmbH lassen sich die Partner ausführlich beraten. — Ortaklar, limited şirket kurmak için kapsamlı danışmanlık alıyor. |
| 371 | das GPS (küresel konum belirleme sistemi) Das GPS hilft dem Fahrer, die abgelegene Baustelle ohne Umwege zu erreichen. — GPS, sürücünün uzaktaki şantiyeye dolanmadan ulaşmasına yardımcı oluyor. |
| 372 | grässlich (korkunç, berbat) Der grässliche Lärm von der Baustelle stört uns selbst bei geschlossenen Fenstern. — Şantiyeden gelen korkunç gürültü, pencereler kapalıyken bile bizi rahatsız ediyor. |
| 373 | greifbar machen (somutlaştırmak, anlaşılır hâle getirmek) Ein Vergleich der Mietpreise macht die Folgen der Wohnungsnot greifbar. — Kira fiyatlarının karşılaştırılması, konut sıkıntısının sonuçlarını somutlaştırıyor. |
| 374 | das Grundgesetz (Almanya’nın anayasası) Im Orientierungskurs besprechen wir, welche Grundrechte das Grundgesetz schützt. — Uyum kursunda Almanya’nın anayasasının hangi temel hakları koruduğunu konuşuyoruz. |
| 375 | grundieren (astar sürmek, astarlamak) Bevor sie die Wand streicht, grundiert die Malerin den porösen Untergrund. — Boyacı, duvarı boyamadan önce gözenekli yüzeye astar sürüyor. |
| 376 | grundlegend (temel, köklü) Der Ausschuss fordert grundlegende Änderungen am Bildungssystem, damit alle gleiche Chancen haben. — Kurul, herkesin eşit fırsatlara sahip olması için eğitim sisteminde köklü değişiklikler talep ediyor. |
| 377 | die Gründungsurkunde (kuruluş belgesi) Für die Eröffnung des Geschäftskontos benötigt die Bank unsere Gründungsurkunde. — Banka, ticari hesap açılışı için kuruluş belgemizi istiyor. |
| 378 | das Grundvertrauen (temel güven duygusu) Verlässliche Bezugspersonen können das Grundvertrauen eines Kindes auch in schwierigen Zeiten stärken. — Çocuğun güvenebileceği kişiler, zor zamanlarda da onun temel güven duygusunu güçlendirebilir. |
| 379 | das Gütesiegel (kalite işareti, kalite belgesi) Das Gütesiegel erleichtert Kunden die Auswahl, ersetzt aber keine individuelle Beratung. — Kalite işareti müşterilerin seçimini kolaylaştırır, ancak kişiye özel danışmanlığın yerini tutmaz. |
| 380 | das Guthaben (hesap bakiyesi, kullanılabilir tutar) Ihr Guthaben reicht noch aus, um die nächste Monatskarte zu bezahlen. — Bakiyeniz, gelecek ayın ulaşım kartını almaya hâlâ yetiyor. |
“H” Harfi ile Başlayan Almanca C1 Kelimeleri
| Sıra No. | Almanca kelime, anlamı ve örnek cümle |
|---|---|
| 381 | haken (takılmak, aksamak) Das Schloss hakt, deshalb lässt sich die Bürotür nur schwer öffnen. — Kilit takıldığı için ofis kapısı zor açılıyor. |
| 382 | die halbe Miete sein (başarının büyük kısmını sağlamak) Wenn wir die Aufgaben vor dem Umzug verteilen, ist das die halbe Miete. — Taşınmadan önce işleri paylaşırsak işin büyük kısmını halletmiş oluruz. |
| 383 | die Haltbarkeit (dayanıklılık; raf ömrü) Die Haltbarkeit der Arbeitsschuhe hängt auch davon ab, wie regelmäßig man sie pflegt. — İş ayakkabılarının dayanıklılığı, bakımının ne kadar düzenli yapıldığına da bağlıdır. |
| 384 | haltlos (dayanaksız, temelsiz) Die haltlosen Vorwürfe belasten das Team, obwohl bisher keinerlei Belege vorliegen. — Henüz hiçbir kanıt bulunmamasına rağmen dayanaksız suçlamalar ekibi yıpratıyor. |
| 385 | (offene) Haltung einnehmen (açık bir tutum benimsemek) Bei neuen Vorschlägen nimmt die Leitung zunächst eine offene Haltung ein. — Yönetim, yeni önerilere karşı başlangıçta açık bir tutum benimsiyor. |
| 386 | die Handelskammer (ticaret odası) Die Handelskammer berät junge Unternehmen bei Fragen zum Handel mit ausländischen Partnern. — Ticaret odası, genç şirketlere yabancı ortaklarla ticaret konularında danışmanlık veriyor. |
| 387 | handhaben (ele almak, idare etmek; kullanmak) Wie handhaben Sie Beschwerden, die mehrere Abteilungen Ihres Unternehmens betreffen? — Şirketinizin birden fazla bölümünü ilgilendiren şikâyetleri nasıl ele alıyorsunuz? |
| 388 | die Hartnäckigkeit (ısrar, sebat) Mit Geduld und Hartnäckigkeit hat Mehmet schließlich einen passenden Ausbildungsplatz gefunden. — Mehmet, sabır ve sebatla sonunda kendine uygun bir mesleki eğitim yeri buldu. |
| 389 | hausintern (kurum içi, şirket içi) Die hausinterne Schulung vermittelt neuen Beschäftigten die wichtigsten Abläufe in unserer Klinik. — Kurum içi eğitim, yeni çalışanlara kliniğimizdeki en önemli iş süreçlerini öğretiyor. |
| 390 | heften (zımbalamak, iliştirmek) Bitte heften Sie die Belege an die Abrechnung, bevor Sie diese einreichen. — Lütfen teslim etmeden önce belgeleri masraf dökümüne zımbalayın. |
| 391 | heilfroh (çok sevinmiş, çok rahatlamış) Ich war heilfroh, als mein Koffer am nächsten Tag wieder auftauchte. — Bavulum ertesi gün yeniden ortaya çıkınca çok rahatladım. |
| 392 | der Hemmschuh (engel, ilerlemeyi yavaşlatan etken) Die veraltete Software erweist sich als Hemmschuh für die Zusammenarbeit zwischen den Abteilungen. — Eski yazılım, bölümler arasındaki iş birliğinin önünde bir engel oluşturuyor. |
| 393 | die Hemmschwelle (çekinme eşiği, psikolojik engel) Anonyme Onlineberatung kann die Hemmschwelle senken, sich bei persönlichen Problemen Hilfe zu suchen. — Anonim çevrim içi danışmanlık, kişisel sorunlarda yardım arama konusundaki çekingenliği azaltabilir. |
| 394 | die Herabsetzung (azaltma; aşağılama) Nach der Herabsetzung der Eintrittspreise verzeichnete das Museum deutlich mehr Besucher. — Giriş ücretlerinin azaltılmasının ardından müzenin ziyaretçi sayısı belirgin biçimde arttı. |
| 395 | herbeiführen (yol açmak, meydana getirmek) Die neue Planung führt eine spürbare Entlastung für das Pflegepersonal herbei. — Yeni planlama, bakım personelinin iş yükünde gözle görülür bir hafiflemeye yol açıyor. |
| 396 | das Herzstück (en önemli parça, merkez) Das gemeinsame Beratungsteam bildet das Herzstück unseres neuen Angebots für Familien. — Ortak danışmanlık ekibi, ailelere yönelik yeni hizmetimizin en önemli parçasını oluşturuyor. |
| 397 | die Hingabe (adanmışlık, özveri) Mit großer Hingabe betreut Sophie neue Pflegekräfte während ihrer Einarbeitung. — Sophie, işe uyum sürecinde yeni bakım çalışanlarına büyük bir özveriyle destek oluyor. |
| 398 | hobeln (rendelemek) Der Tischler hobelt die Kante sorgfältig, damit die Schublade wieder leicht schließt. — Marangoz, çekmece yeniden rahat kapansın diye kenarı özenle rendeliyor. |
| 399 | hochfahren (bilgisayarı başlatmak; artırmak) Bitte fahren Sie den Rechner hoch, bevor die digitale Schulung beginnt. — Lütfen çevrim içi eğitim başlamadan önce bilgisayarı açın. |
| 400 | hochgradig (ileri derecede, son derece) Das Verfahren ist hochgradig komplex, weshalb neue Beschäftigte eine intensive Schulung brauchen. — Süreç son derece karmaşık olduğundan yeni çalışanların kapsamlı bir eğitime ihtiyacı var. |
| 401 | die Hochschätzung (büyük saygı, yüksek takdir) In seiner Rede drückt der Leiter seine Hochschätzung für die Arbeit des Teams aus. — Yönetici, konuşmasında ekibin çalışmalarına duyduğu büyük saygıyı dile getiriyor. |
| 402 | hohes Ansehen genießen (büyük saygı görmek, itibarlı olmak) Unsere Ausbilderin genießt hohes Ansehen, weil sie Wissen geduldig und verständlich vermittelt. — Eğitmenimiz, bilgiyi sabırla ve anlaşılır biçimde aktardığı için büyük saygı görüyor. |
| 403 | die Holz-/Metallindustrie (ahşap sanayisi, metal sanayisi) Die Metallindustrie benötigt Fachkräfte, die sowohl Maschinen bedienen als auch technische Zeichnungen lesen können. — Metal sanayisi, hem makine kullanabilen hem teknik çizim okuyabilen nitelikli çalışanlara ihtiyaç duyuyor. |
| 404 | das Homeoffice (evden çalışma) Im Homeoffice helfen feste Arbeitszeiten dabei, Beruf und Privatleben besser voneinander abzugrenzen. — Evden çalışırken sabit çalışma saatleri, iş ile özel hayatı ayırmayı kolaylaştırır. |
| 405 | horizontal verlaufen (yatay uzanmak, yatay ilerlemek) Das Kabel verläuft horizontal hinter der Wand und verbindet die beiden Anschlüsse. — Kablo, duvarın arkasında yatay uzanarak iki bağlantı noktasını birleştiriyor. |
| 406 | hormonell wirksam (hormonları etkileyen) Das Labor prüft, ob Rückstände im Wasser hormonell wirksam sind. — Laboratuvar, sudaki kalıntıların hormonları etkileyip etkilemediğini inceliyor. |
| 407 | die Human Resources (Pl.) (insan kaynakları) Die Abteilung Human Resources organisiert Fortbildungen, damit unsere Beschäftigten ihre Fähigkeiten erweitern können. — İnsan kaynakları bölümü, çalışanlarımızın becerilerini geliştirebilmesi için mesleki eğitimler düzenliyor. |
| 408 | das Humankapital (çalışanların bilgi ve beceri birikimi) Durch Weiterbildung investiert der Betrieb in sein Humankapital und verbessert langfristig seine Leistungsfähigkeit. — İşletme, eğitimle çalışanlarının bilgi ve beceri birikimine yatırım yapıp uzun vadeli verimini artırıyor. |
| 409 | der Hungerlohn (çok düşük ücret, sefalet ücreti) Für so einen Hungerlohn will ich die Verantwortung nicht übernehmen. — Böyle üç kuruşluk bir ücretle bu sorumluluğu üstlenmek istemiyorum. |
| 410 | die Hürde (engel) Die Anerkennung des Abschlusses bleibt für viele Bewerber eine erhebliche Hürde. — Diplomanın tanınması, birçok aday için önemli bir engel olmaya devam ediyor. |
| 411 | Hürden überwinden (engelleri aşmak) Nach mehreren Gesprächen mit dem Amt haben wir die bürokratischen Hürden überwunden. — Resmî daireyle birkaç kez görüştükten sonra bürokratik engelleri aştık. |
| 412 | hyperaktiv (aşırı hareketli) Für hyperaktive Kinder plant die Lehrerin kurze Aufgaben und regelmäßige Bewegungspausen. — Öğretmen, aşırı hareketli çocuklar için kısa etkinlikler ve düzenli hareket molaları planlıyor. |
| 413 | hysterisch (histerik, aşırı heyecanlı) Die hysterische Reaktion auf den kleinen Fehler erschwerte eine sachliche Klärung. — Küçük hataya verilen histerik tepki, konunun nesnel biçimde açıklığa kavuşturulmasını zorlaştırdı. |
“I” Harfi ile Başlayan Almanca C1 Kelimeleri
| Sıra No. | Almanca kelime, anlamı ve örnek cümle |
|---|---|
| 414 | die Idylle (huzurlu ortam, sakin güzellik) Am See endet die Idylle dort, wo die neue Autobahn beginnt. — Göl kıyısındaki huzurlu ortam, yeni otoyolun başladığı yerde son buluyor. |
| 415 | im Argen liegen (işler kötü durumda olmak, aksamak) Bei unserer Kommunikation liegt einiges im Argen, denn wichtige Infos kommen zu spät. — İletişimimizde ciddi aksamalar var çünkü önemli bilgiler geç ulaşıyor. |
| 416 | im Nachgang (sonrasında, ardından) Im Nachgang zur Besprechung erhalten alle Teilnehmer eine kurze Zusammenfassung per Mail. — Toplantının ardından tüm katılımcılara e-postayla kısa bir özet gönderiliyor. |
| 417 | im Stich lassen (yüzüstü bırakmak) Du hast uns im Stich gelassen, als du den vereinbarten Dienst nicht übernommen hast. — Üstlenmeyi kabul ettiğin vardiyaya gelmeyerek bizi yüzüstü bıraktın. |
| 418 | sich im Ton vergreifen (uygunsuz bir üslupla konuşmak) Im Streit über die Nebenkosten hat sich der Nachbar deutlich im Ton vergriffen. — Komşu, ek giderleri tartışırken oldukça uygunsuz bir üslupla konuştu. |
| 419 | im Zuge (sırasında, kapsamında) Im Zuge der Renovierung werden auch die alten Fenster ausgetauscht. — Yenileme çalışmaları kapsamında eski pencereler de değiştiriliyor. |
| 420 | die Imagekampagne (itibar kampanyası, imaj kampanyası) Mit einer Imagekampagne möchte die Klinik mehr junge Menschen für Pflegeberufe begeistern. — Klinik, bir imaj kampanyasıyla daha fazla genci bakım mesleklerine özendirmek istiyor. |
| 421 | das Imitat (taklit ürün) Das günstige Imitat sieht ähnlich aus, erreicht aber nicht die Qualität des Originals. — Ucuz taklit ürün benzer görünse de aslının kalitesine ulaşmıyor. |
| 422 | immateriell (maddi olmayan, soyut) Neben dem Gehalt spielen immaterielle Vorteile wie flexible Arbeitszeiten eine wichtige Rolle. — Maaşın yanında esnek çalışma saatleri gibi maddi olmayan avantajlar da önemli rol oynar. |
| 423 | die Implementierung (uygulamaya koyma, hayata geçirme) Die Implementierung der neuen Software erfordert eine sorgfältige Schulung aller Beschäftigten. — Yeni yazılımın uygulamaya konması, tüm çalışanların özenli bir eğitimden geçirilmesini gerektirir. |
| 424 | der Importeur (ithalatçı) Der Importeur prüft die Unterlagen, bevor die Ware an die Händler weitergegeben wird. — İthalatçı, mallar satıcılara gönderilmeden önce belgeleri kontrol ediyor. |
| 425 | die Improvisation (doğaçlama) Die Referentin rettete ihren Vortrag durch geschickte Improvisation, als die Technik ausfiel. — Teknik sistem bozulunca konuşmacı, ustaca doğaçlama yaparak sunumunu kurtardı. |
| 426 | impulsiv (dürtüsel, düşünmeden hareket eden) Eine impulsive Entscheidung wird schnell teuer, wenn man die Vertragsbedingungen übersieht. — Sözleşme koşulları gözden kaçırılırsa düşünmeden verilen bir karar hızla pahalıya mal olur. |
| 427 | in Angriff nehmen (ele almak, işe koyulmak) Nach der Bestandsaufnahme nehmen wir die dringendsten Reparaturen zuerst in Angriff. — Durum tespitinden sonra önce en acil onarımlara girişiyoruz. |
| 428 | in Anspruch nehmen (yararlanmak, kullanmak) Sie können unsere Beratung auch nach Abschluss Ihrer Ausbildung in Anspruch nehmen. — Mesleki eğitiminiz bittikten sonra da danışmanlık hizmetimizden yararlanabilirsiniz. |
| 429 | in Aussicht stellen (olabileceğini belirtmek, umut vermek) Die Leitung stellt zusätzliches Personal in Aussicht, sofern die Nachfrage weiter steigt. — Yönetim, talep artmaya devam ederse ek personel alınabileceğini belirtiyor. |
| 430 | in Betracht kommen (seçenek olarak değerlendirilmek, uygun olmak) Für die neue Praxis kommen nur barrierefreie Räume in Betracht. — Yeni muayenehane için yalnızca engelsiz erişime sahip yerler değerlendiriliyor. |
| 431 | in Betrieb nehmen (işletmeye almak, çalıştırmaya başlamak) Nach der Sicherheitsprüfung nimmt die Technikerin die neue Anlage in Betrieb. — Teknisyen, güvenlik kontrolünden sonra yeni tesisi işletmeye alıyor. |
| 432 | in die Irre führen (yanıltmak, yanlış yönlendirmek) Die unvollständige Beschreibung führt Kunden in die Irre und verursacht unnötige Rückfragen. — Eksik açıklama müşterileri yanıltıyor ve gereksiz sorulara yol açıyor. |
| 433 | in die Lage versetzen (yapabilecek duruma getirmek, olanak sağlamak) Die Schulung versetzt Sie in die Lage, einfache Störungen selbst zu beheben. — Eğitim, basit arızaları kendiniz gidermenizi sağlıyor. |
| 434 | in die Luft gehen (çok öfkelenmek, tepesi atmak) Warum gehst du wegen einer einfachen Rückfrage gleich in die Luft? — Basit bir ek soru yüzünden neden hemen köpürüyorsun? |
| 435 | in die Röhre schauen (eli boş kalmak, umduğunu bulamamak) Ohne rechtzeitige Anmeldung schauen wir bei diesem Kurs in die Röhre. — Bu kursa zamanında kayıt yaptırmazsak elimiz boş kalacak. |
| 436 | in einem neuen Gewand erscheinen (yeni bir görünümle ortaya çıkmak) Die Lernplattform erscheint in einem neuen Gewand, doch die Übungen bleiben unverändert. — Öğrenme platformu yeni bir görünümle karşımıza çıkıyor ama alıştırmalar değişmiyor. |
| 437 | in Erstaunen geraten (hayrete düşmek, şaşırmak) Die Besucher gerieten in Erstaunen, als die Auszubildenden ihre selbstgebauten Roboter vorführten. — Ziyaretçiler, meslek öğrencilerinin kendi yaptıkları robotları sergilemesine hayret etti. |
| 438 | in Erstaunen versetzen (hayrete düşürmek, şaşırtmak) Die schnellen Fortschritte der neuen Kollegin versetzen das gesamte Team in Erstaunen. — Yeni iş arkadaşının hızla ilerlemesi tüm ekibi hayrete düşürüyor. |
| 439 | in Gang kommen (başlamak, harekete geçmek) Nach einigen technischen Schwierigkeiten kommt die Produktion endlich wieder in Gang. — Bazı teknik aksaklıkların ardından üretim sonunda yeniden başlıyor. |
| 440 | in Kauf nehmen (göze almak) Für flexible Arbeitszeiten nimmt Zeynep einen befristeten Vertrag in Kauf. — Zeynep, esnek çalışma saatleri için süreli bir sözleşmeyle çalışmayı göze alıyor. |
| 441 | in Kraft treten (yürürlüğe girmek) Die neue Hausordnung tritt erst nach ihrer Bekanntgabe an alle Bewohner in Kraft. — Yeni bina kuralları, ancak tüm sakinlere duyurulduktan sonra yürürlüğe giriyor. |
| 442 | in Schubladen stecken (kalıplara sokmak, etiketlemek) Steck ihn nicht gleich in Schubladen, nur weil er keinen Abschluss hat. — Diploması yok diye onu hemen etiketleme. |
| 443 | in Verruf geraten (kötü ün kazanmak, itibarı zedelenmek) Der Anbieter geriet wegen wiederholter Lieferprobleme bei seinen Kunden in Verruf. — Tedarikçinin itibarı, tekrarlanan teslimat sorunları yüzünden müşterilerinin gözünde zedelendi. |
| 444 | in Zweifel ziehen (şüpheyle karşılamak, sorgulamak) Die neuen Ergebnisse ziehen die bisherige Annahme über den Energieverbrauch in Zweifel. — Yeni sonuçlar, enerji tüketimine ilişkin önceki varsayımı sorgulatıyor. |
| 445 | der Indikator (gösterge) Die Zahl der Rückfragen ist ein wichtiger Indikator für die Verständlichkeit unserer Anleitungen. — Gelen soru sayısı, talimatlarımızın ne kadar anlaşılır olduğunun önemli bir göstergesidir. |
| 446 | die Individualität (özgünlük, bireysellik) Die Designerin betont die Individualität ihrer Entwürfe durch ungewöhnliche Formen und Materialien. — Tasarımcı, alışılmadık biçim ve malzemelerle tasarımlarının özgünlüğünü öne çıkarıyor. |
| 447 | das Indiz (belirti, işaret, dolaylı kanıt) Ungewöhnliche Geräusche sind ein Indiz dafür, dass die Maschine nicht richtig läuft. — Olağan dışı sesler, makinenin düzgün çalışmadığına işaret ediyor. |
| 448 | die Informatik (bilgisayar bilimi) Im Studium der Informatik lernt Ayşe, komplexe Probleme in überschaubare Schritte zu zerlegen. — Ayşe, bilgisayar bilimi eğitiminde karmaşık sorunları yönetilebilir adımlara ayırmayı öğreniyor. |
| 449 | infrage kommen (uygun olmak, seçenek olmak) Diese Wohnung kommt für uns infrage, weil sie nahe an der Schule liegt. — Bu daire okula yakın olduğundan bizim için uygun bir seçenek. |
| 450 | das Ingenieurwesen (mühendislik) Im Ingenieurwesen reizt mich besonders die Entwicklung von Geräten mit geringem Energieverbrauch. — Mühendislikte özellikle az enerji tüketen cihazlar geliştirmek ilgimi çekiyor. |
| 451 | der Inhaber (sahip, işletme sahibi) Der Inhaber der Werkstatt sucht eine Nachfolgerin, die den Betrieb weiterführen möchte. — Atölyenin sahibi, işletmeyi devralıp sürdürmek isteyen birini arıyor. |
| 452 | die Initialisierung (ilklendirme, başlangıç ayarlarını hazırlama) Während der Initialisierung lädt das Programm die Einstellungen für den aktuellen Benutzer. — İlklendirme sırasında program, mevcut kullanıcının ayarlarını yüklüyor. |
| 453 | initiieren (başlatmak, ön ayak olmak) Die Studierenden initiieren ein Mentorenprogramm, um neuen Teilnehmern den Einstieg zu erleichtern. — Öğrenciler yeni katılımcıların uyum sağlamasını kolaylaştırmak için bir mentorluk programı başlatıyor. |
| 454 | innehaben (bir görevde bulunmak, elinde bulundurmak) Sophie hat seit mehreren Jahren die Leitung des örtlichen Beratungszentrums inne. — Sophie, birkaç yıldır yerel danışmanlık merkezinin yöneticiliğini yapıyor. |
| 455 | die Innovation (yenilik) Diese Innovation überzeugt mich nicht, weil sie den Arbeitsalltag unnötig kompliziert macht. — Bu yenilik, günlük işleri gereksiz yere karmaşıklaştırdığı için beni ikna etmiyor. |
| 456 | innovativ (yenilikçi) Das innovative Verfahren spart Wasser und lässt sich auch in kleinen Betrieben einsetzen. — Yenilikçi yöntem su tasarrufu sağlıyor ve küçük işletmelerde de kullanılabiliyor. |
| 457 | ins Feld führen (argüman olarak ileri sürmek) In der Diskussion führt Anna die geringeren Wartungskosten als Argument ins Feld. — Anna, tartışmada daha düşük bakım giderlerini argüman olarak ileri sürüyor. |
| 458 | ins Fettnäpfchen treten (pot kırmak) Mit seiner unbedachten Frage nach ihrem Alter trat Jonas ins Fettnäpfchen. — Jonas, düşünmeden onun yaşını sorunca pot kırdı. |
| 459 | ins Visier geraten (mercek altına alınmak, hedef hâline gelmek) Nach mehreren Beschwerden geriet der Lieferdienst ins Visier der örtlichen Kontrollbehörde. — Teslimat şirketi, birkaç şikâyetin ardından yerel denetim kurumunun merceği altına girdi. |
| 460 | ins Wort fallen (sözünü kesmek) Bitte fallen Sie mir nicht ins Wort, während ich den Ablauf erkläre. — Lütfen süreci açıklarken sözümü kesmeyin. |
| 461 | das Insektizid (böcek öldürücü) Vor dem Einsatz eines Insektizids prüft der Betrieb mögliche Auswirkungen auf die Umwelt. — İşletme, böcek öldürücü kullanmadan önce çevreye olası etkilerini değerlendiriyor. |
| 462 | sich inspirieren lassen (ilham almak, esinlenmek) Für unser Kurskonzept lassen wir uns von den Erfahrungen der Teilnehmenden inspirieren. — Kurs tasarımımız için katılımcıların deneyimlerinden ilham alıyoruz. |
| 463 | instruktiv (öğretici, bilgilendirici) Die instruktive Vorführung zeigt anschaulich, wie sich typische Bedienungsfehler vermeiden lassen. — Öğretici gösterim, yaygın kullanım hatalarının nasıl önlenebileceğini açıkça ortaya koyuyor. |
| 464 | integer (ilkeli, dürüst) Trotz des Drucks bleibt die Leiterin integer und weist fragwürdige Angebote zurück. — Yönetici, baskıya rağmen dürüstlüğünü koruyup şüpheli teklifleri geri çeviriyor. |
| 465 | der Integrationsbeauftragte (uyum sorumlusu, entegrasyon sorumlusu) Der Integrationsbeauftragte vermittelt zwischen Beratungsstellen, örtlichen Vereinen und neu zugezogenen Familien. — Uyum sorumlusu, danışmanlık merkezleri, yerel dernekler ve yeni taşınan aileler arasında aracılık yapıyor. |
| 466 | der Intellekt (akıl, zihinsel yetenek) Bei dieser Aufgabe sind sowohl Intellekt als auch praktisches Geschick gefragt. — Bu görev hem zihinsel yetenek hem de pratik beceri gerektiriyor. |
| 467 | die Intention (niyet, amaç) Meine Intention war, den Ablauf verständlicher zu machen und niemanden zu kritisieren. — Niyetim kimseyi eleştirmek değil, süreci daha anlaşılır hâle getirmekti. |
| 468 | interagieren (etkileşim kurmak) Im Seminar interagieren die Teilnehmenden miteinander, statt nur dem Vortrag zuzuhören. — Katılımcılar seminerde yalnızca sunumu dinlemek yerine birbirleriyle etkileşim kuruyor. |
| 469 | die Interessenvertretung (çıkarların temsili, hak savunuculuğu) Eine wirksame Interessenvertretung setzt voraus, dass die Anliegen der Beschäftigten bekannt sind. — Etkili bir hak savunuculuğu, çalışanların taleplerinin bilinmesini gerektirir. |
| 470 | intern (kurum içi, iç) Die internen Unterlagen dürfen ausschließlich für die Vorbereitung unserer Besprechung verwendet werden. — Kurum içi belgeler yalnızca toplantımızın hazırlığı için kullanılabilir. |
| 471 | die Intoleranz (hoşgörüsüzlük; tahammülsüzlük) Beim Nachbarschaftstreffen kritisiert eine Bewohnerin die Intoleranz gegenüber anderen Lebensweisen. — Mahalle toplantısında bir sakin, farklı yaşam biçimlerine karşı hoşgörüsüzlüğü eleştiriyor. |
| 472 | intrigant (entrikacı, fesatçı) Sein Verhalten wirkt intrigant, weil er die Kollegen heimlich gegeneinander ausspielt. — Davranışları entrikacı görünüyor çünkü iş arkadaşlarını gizlice birbirine düşürüyor. |
| 473 | introvertiert (içe dönük) Auch introvertierte Mitarbeitende können ihre Ideen in einer ruhigen Gesprächsrunde gut einbringen. — İçe dönük çalışanlar da sakin bir sohbet ortamında fikirlerini rahatça paylaşabilir. |
| 474 | intuitiv (sezgisel, sezgiye dayalı) Die Bedienung ist so intuitiv, dass neue Nutzer kaum eine Anleitung benötigen. — Kullanım o kadar sezgisel ki yeni kullanıcılar neredeyse hiç kılavuza ihtiyaç duymuyor. |
| 475 | die Inventur (envanter sayımı, stok sayımı) Während der Inventur vergleichen wir den tatsächlichen Warenbestand mit den Angaben im System. — Envanter sayımı sırasında fiilî stok miktarını sistemdeki kayıtlarla karşılaştırıyoruz. |
“J” Harfi ile Başlayan Almanca C1 Kelimeleri
| Sıra No. | Almanca kelime, anlamı ve örnek cümle |
|---|---|
| 476 | jähzornig (çabuk öfkelenen, öfkesi burnunda) Sein jähzorniges Verhalten erschwert die Zusammenarbeit, obwohl er fachlich sehr kompetent ist. — Alanında çok yetkin olmasına rağmen çabuk öfkelenmesi iş birliğini zorlaştırıyor. |
| 477 | jemandem die kalte Schulter zeigen (soğuk davranmak, yüz vermemek) Nach dem Missverständnis zeigte Lukas seiner Kollegin tagelang die kalte Schulter. — Lukas, yanlış anlaşılmadan sonra iş arkadaşına günlerce soğuk davrandı. |
| 478 | jemandem einen Vogel zeigen (birine deli olduğunu ima eden el hareketi yapmak) Zeig mir bitte keinen Vogel, nur weil ich einen anderen Vorschlag mache. — Farklı bir öneri sunuyorum diye bana “deli misin” işareti yapma lütfen. |
| 479 | jemandem geht ein Licht auf (birden anlamak, kafasına dank etmek) Bei deinem praktischen Beispiel ging mir endlich ein Licht auf. — Verdiğin uygulamalı örnekle sonunda kafama dank etti. |
| 480 | jemandem platzt der Kragen (sabrı taşmak, tepesi atmak) Mir platzt langsam der Kragen, weil unser Termin ständig verschoben wird. — Randevumuz sürekli ertelendiği için artık sabrım taşıyor. |
| 481 | jemandem zu schaffen machen (zorluk çıkarmak, zorlamak) Die langen Schichten machen Mehmet zu schaffen, obwohl ihm seine Arbeit gefällt. — Mehmet işini sevse de uzun vardiyalar onu zorluyor. |
| 482 | jemanden um den Finger wickeln (parmağında oynatmak, istediğini yaptırmak) Mit geschickten Komplimenten wickelte der Verkäufer den Kunden um den Finger. — Satıcı, ustaca iltifatlarla müşteriyi parmağında oynattı. |
| 483 | jovial (neşeli ve samimi) Mit seiner jovialen Art lockert der Ausbilder die angespannte Stimmung im Kurs auf. — Eğitmen, neşeli ve samimi tavrıyla kurstaki gergin havayı yumuşatıyor. |
“K” Harfi ile Başlayan Almanca C1 Kelimeleri
| Sıra No. | Almanca kelime, anlamı ve örnek cümle |
|---|---|
| 484 | die Kampagne (kampanya) Mit der Kampagne wirbt die Stadt für Ausbildungsplätze in ihren Einrichtungen. — Belediye, kampanyayla kendi birimlerindeki meslek eğitimi yerlerini tanıtıyor. |
| 485 | karzinogen (kanserojen, kanser yapıcı) Im Labor wird untersucht, ob die bei der Produktion verwendeten Stoffe karzinogen sind. — Laboratuvarda, üretimde kullanılan maddelerin kanserojen olup olmadığı araştırılıyor. |
| 486 | die Kaufkraft (satın alma gücü, alım gücü) Steigen die Preise schneller als die Löhne, nimmt die Kaufkraft der Beschäftigten ab. — Fiyatlar ücretlerden hızlı arttığında çalışanların alım gücü düşer. |
| 487 | die Kauflust (alışveriş yapma isteği) Die Unsicherheit über künftige Ausgaben dämpft die Kauflust vieler Haushalte. — Gelecekteki giderlere ilişkin belirsizlik, birçok hanenin alışveriş isteğini azaltıyor. |
| 488 | die Kaution (depozito, güvence bedeli) Vor der Wohnungsübergabe klärt Elif, wie die Kaution hinterlegt werden soll. — Elif, ev tesliminden önce depozitonun nasıl yatırılacağını netleştiriyor. |
| 489 | die Kirche im Dorf lassen (abartmamak, ölçülü davranmak) Lass die Kirche im Dorf, denn ein Tippfehler macht den Bericht nicht unbrauchbar. — Abartma, bir yazım hatası raporu işe yaramaz hâle getirmez. |
| 490 | kleinkariert (dar görüşlü, küçük hesapçı) Ich finde es kleinkariert, den ganzen Antrag wegen eines Formfehlers abzulehnen. — Bir şekil eksikliği yüzünden başvurunun tamamını reddetmeyi dar görüşlülük olarak görüyorum. |
| 491 | der Klient (danışan, hizmet alan kişi) Der Klient bespricht mit der Beraterin, welche Unterstützung er bei der Wohnungssuche benötigt. — Danışan, ev ararken hangi desteğe ihtiyaç duyduğunu danışmanla görüşüyor. |
| 492 | das Klischee (kalıplaşmış yargı, klişe) Der Podcast hinterfragt Klischees über Berufe und lässt Beschäftigte selbst zu Wort kommen. — Podcast, mesleklerle ilgili kalıplaşmış yargıları sorgulayıp çalışanlara söz veriyor. |
| 493 | knallbunt (rengârenk, çok canlı renkli) Die knallbunten Plakate fallen sofort auf, aber für unser Büro sind sie zu grell. — Rengârenk afişler hemen dikkat çekiyor ama ofisimiz için çok parlak. |
| 494 | das Know-how (uygulamaya dönük uzmanlık bilgisi) Das technische Know-how der erfahrenen Kollegin hilft uns bei der Fehlersuche. — Deneyimli iş arkadaşının teknik uzmanlık bilgisi, arızayı bulmamıza yardımcı oluyor. |
| 495 | (de-)kodieren (kodlamak; kodunu çözmek) Das Programm kodiert die Messwerte, damit sie platzsparend gespeichert werden können. — Program, ölçüm değerlerini az yer kaplayacak biçimde saklamak için kodluyor. |
| 496 | die Kollegialität (iş arkadaşları arasında dayanışma) Dank der Kollegialität im Team bekomme ich bei schwierigen Aufgaben schnell Unterstützung. — Ekipteki dayanışma sayesinde zor görevlerde hemen destek alıyorum. |
| 497 | der Kollektivismus (topluluğu bireyin önünde tutma anlayışı) Im Seminar diskutieren wir, wie Kollektivismus die Entscheidungen innerhalb einer Gruppe beeinflussen kann. — Seminerde topluluğu önceleyen anlayışın grup içindeki kararları nasıl etkileyebileceğini tartışıyoruz. |
| 498 | die Kommanditgesellschaft (KG) (komandit şirket) Vor der Gründung einer Kommanditgesellschaft lassen sich die künftigen Gesellschafter über ihre Haftung beraten. — Kurucu ortaklar, komandit şirket kurmadan önce sorumluluklarının kapsamı konusunda danışmanlık alıyor. |
| 499 | kommunal (belediyeye ait, yerel yönetime ilişkin) Der kommunale Beratungsdienst unterstützt Familien bei Fragen zu Schule und Betreuung. — Belediyenin danışmanlık birimi, okul ve bakım konularında ailelere destek veriyor. |
| 500 | kommunizieren (iletişim kurmak; iletmek) Die Abteilungen kommunizieren regelmäßig miteinander, damit wichtige Informationen nicht verloren gehen. — Bölümler, önemli bilgiler kaybolmasın diye birbirleriyle düzenli iletişim kuruyor. |
| 501 | kompostierbar (kompostlanabilir, gübreye dönüşebilir) Ob diese Verpackung kompostierbar ist, geht aus den Angaben auf dem Etikett hervor. — Bu ambalajın kompostlanabilir olup olmadığı, etiketindeki bilgilerden anlaşılıyor. |
| 502 | die Konkurrenzanalyse (rakip analizi) Eine gründliche Konkurrenzanalyse zeigt, welche Leistungen andere Anbieter ihren Kunden zusätzlich bieten. — Kapsamlı bir rakip analizi, diğer sağlayıcıların müşterilerine hangi ek hizmetleri sunduğunu gösterir. |
| 503 | konstruktiv (yapıcı) Ihre Kritik war konstruktiv, weil Sie konkrete Vorschläge zur Verbesserung gemacht haben. — Eleştiriniz yapıcıydı çünkü iyileştirmeye yönelik somut öneriler sundunuz. |
| 504 | konsultieren (danışmak, görüş almak) Vor der Entscheidung konsultiert die Leitung Fachleute, die Erfahrung mit ähnlichen Projekten haben. — Yönetim, karar vermeden önce benzer projelerde deneyimi olan uzmanlara danışıyor. |
| 505 | das Konsumverhalten (tüketim davranışı, tüketim alışkanlıkları) Steigende Energiekosten können das Konsumverhalten verändern und größere Anschaffungen verzögern. — Artan enerji giderleri, tüketim alışkanlıklarını değiştirip büyük harcamaların ertelenmesine yol açabilir. |
| 506 | das Kontingent (kota, ayrılan miktar) Für externe Bewerber steht nur ein begrenztes Kontingent an Kursplätzen zur Verfügung. — Kurum dışından başvuranlar için kursta yalnızca sınırlı sayıda yer ayrılmıştır. |
| 507 | kontraproduktiv (ters etki yaratan, amaca zarar veren) Ständige Kontrollen sind kontraproduktiv, wenn sie das Vertrauen im Team schwächen. — Sürekli denetim, ekipteki güveni zayıflatıyorsa ters etki yaratır. |
| 508 | die Konzentration (dikkatini toplama, odaklanma; yoğunluk) Häufige Unterbrechungen beeinträchtigen die Konzentration, besonders bei der Bearbeitung komplexer Aufgaben. — Sık kesintiler, özellikle karmaşık görevlerle uğraşırken odaklanmayı olumsuz etkiler. |
| 509 | das Koordinatensystem (koordinat sistemi) Im Koordinatensystem lassen sich die Messpunkte eintragen und anschließend miteinander vergleichen. — Ölçüm noktaları koordinat sistemine işlenip ardından birbiriyle karşılaştırılabilir. |
| 510 | die Koordination (koordinasyon, eş güdüm) Eine gute Koordination zwischen Lager und Versand verhindert unnötige Verzögerungen bei Lieferungen. — Depo ve sevkiyat arasındaki iyi koordinasyon, teslimatlarda gereksiz gecikmeleri önler. |
| 511 | der Kostenvoranschlag (tahmini maliyet teklifi) Bitte schicken Sie uns einen Kostenvoranschlag, bevor Sie mit der Reparatur beginnen. — Lütfen onarıma başlamadan önce bize tahmini maliyet teklifini gönderin. |
| 512 | der Krach (gürültü; kavga, tartışma) Bei dem Krach im Flur kann ich mich kaum auf die Prüfung konzentrieren. — Koridordaki bu gürültüde sınava odaklanmakta çok zorlanıyorum. |
| 513 | kreieren (yaratmak, tasarlamak) Die Auszubildenden kreieren gemeinsam ein neues Menü für das kleine Hotelrestaurant. — Meslek eğitimi alanlar küçük otel restoranı için birlikte yeni bir menü tasarlıyor. |
| 514 | kreuz und quer (her yöne, oradan oraya) Wir fuhren kreuz und quer durch die Stadt, bevor wir die richtige Adresse fanden. — Doğru adresi bulmadan önce şehrin her yanında dolandık. |
| 515 | krisenhaft (kriz niteliğinde) Die krisenhafte Entwicklung der Lieferketten zwingt den Betrieb, seine Planung laufend anzupassen. — Tedarik zincirlerindeki kriz, işletmeyi planlarını sürekli güncellemeye zorluyor. |
| 516 | kühlen Kopf bewahren (soğukkanlılığını korumak) Bewahr einen kühlen Kopf, denn wir haben eine Sicherung der Datei. — Soğukkanlılığını koru, dosyanın yedeği var. |
| 517 | die Kulisse (dekor, arka plan) Die alte Werkhalle bildet eine ungewöhnliche Kulisse für die Ausstellung der Abschlussarbeiten. — Eski fabrika binası, bitirme çalışmalarının sergisine sıra dışı bir arka plan oluşturuyor. |
| 518 | kultivieren (geliştirmek, beslemek; yetiştirmek) Die Leitung kultiviert einen offenen Umgang mit Kritik und bittet ausdrücklich um Rückmeldungen. — Yönetim, eleştiriye açık bir tutumu özenle geliştiriyor ve açıkça geri bildirim istiyor. |
| 519 | der Kundenstamm (müşteri kitlesi) Die Werkstatt möchte ihren Kundenstamm erweitern und künftig auch Firmenfahrzeuge reparieren. — Atölye, müşteri kitlesini genişletip gelecekte şirket araçlarını da onarmak istiyor. |
| 520 | Kündigungsschutzklage anstrengen (işten çıkarmaya karşı dava açmak) Nach anwaltlicher Beratung strengt die Mitarbeiterin eine Kündigungsschutzklage gegen ihren Arbeitgeber an. — Çalışan, avukatına danıştıktan sonra işverenine karşı işten çıkarmanın geçersizliği için dava açıyor. |
| 521 | der Kunststoff (plastik, sentetik malzeme) Der verwendete Kunststoff muss leicht sein und zugleich den täglichen Belastungen standhalten. — Kullanılan plastik hafif olmalı ve günlük kullanım sırasında maruz kaldığı yüklere dayanmalıdır. |
| 522 | kuratieren (küratörlük yapmak, seçip düzenlemek) Für die Ausstellung kuratiert ein kleines Team Werke von Studierenden verschiedener Fachrichtungen. — Küçük bir ekip, sergi için farklı alanlardaki öğrencilerin eserlerini seçip düzenliyor. |
“L” Harfi ile Başlayan Almanca C1 Kelimeleri
| Sıra No. | Almanca kelime, anlamı ve örnek cümle |
|---|---|
| 523 | lackieren (verniklemek, lake boya sürmek) Die Schreinerin lackiert die Schranktüren erst, nachdem sie die Oberfläche gründlich geschliffen hat. — Marangoz, dolap kapaklarını ancak yüzeyi iyice zımparaladıktan sonra vernikliyor. |
| 524 | der Laie (uzman olmayan kişi, konuya yabancı kişi) Für einen Laien ist kaum erkennbar, warum diese technischen Einstellungen notwendig sind. — Uzman olmayan birinin bu teknik ayarların neden gerekli olduğunu anlaması zordur. |
| 525 | der Landstrich (yöre, bölge) In diesem abgelegenen Landstrich wünschen sich viele Bewohner eine bessere Busverbindung. — Bu ücra yörede birçok sakin daha iyi bir otobüs bağlantısı istiyor. |
| 526 | lässig (rahat, kaygısız) Sein lässiger Umgangston passt gut zum Team, wirkt bei Kundengesprächen aber manchmal unangebracht. — Rahat konuşma tarzı ekibe uyuyor ama müşteri görüşmelerinde bazen uygunsuz görünüyor. |
| 527 | die Lebenshaltungskosten (Pl.) (yaşam giderleri, geçim masrafları) Vor dem Umzug vergleicht Elif die Lebenshaltungskosten in mehreren deutschen Städten. — Elif, taşınmadan önce Almanya’nın birkaç şehrindeki yaşam giderlerini karşılaştırıyor. |
| 528 | die Lebensspanne (yaşam süresi) Die Studie untersucht, wie sich die Lebensspanne verschiedener Tierarten im Laufe der Zeit verändert. — Araştırma, farklı hayvan türlerinin yaşam süresinin zaman içinde nasıl değiştiğini inceliyor. |
| 529 | der Lebensstandard (yaşam standardı) Ein höheres Einkommen verbessert den Lebensstandard nicht automatisch, wenn zugleich die Wohnkosten steigen. — Konut giderleri de artıyorsa daha yüksek gelir yaşam standardını kendiliğinden yükseltmez. |
| 530 | der Lebenszyklus (yaşam döngüsü) Bei der Bewertung eines Produkts berücksichtigen wir seinen gesamten Lebenszyklus bis zur Entsorgung. — Bir ürünü değerlendirirken atık olarak elden çıkarılmasına kadar tüm yaşam döngüsünü dikkate alıyoruz. |
| 531 | Lehre ziehen aus (ders çıkarmak) Aus dem gescheiterten Projekt ziehen wir die Lehre, Zuständigkeiten früher zu klären. — Başarısız projeden, sorumlulukları daha erken netleştirmek gerektiği dersini çıkarıyoruz. |
| 532 | das Lehrjahr (mesleki eğitim yılı) Mit jedem Lehrjahr übernimmt Mehmet mehr Verantwortung und bearbeitet immer anspruchsvollere Aufgaben. — Mehmet, her mesleki eğitim yılında daha fazla sorumluluk alıyor ve giderek daha zorlu görevlerle uğraşıyor. |
| 533 | der Leitsatz (yol gösterici ilke, temel ilke) Der Leitsatz des Instituts betont Transparenz, doch die Entscheidungswege bleiben für Außenstehende unklar. — Enstitünün temel ilkesi şeffaflığı vurguluyor ama dışarıdan bakanlar için karar süreçleri belirsiz kalıyor. |
| 534 | lethargisch (isteksiz ve uyuşuk) Nach den langen Nachtschichten wirkte Jonas lethargisch und zog sich aus Gesprächen zurück. — Jonas, uzun gece vardiyalarından sonra uyuşuk görünüyordu ve sohbetlerden uzak duruyordu. |
| 535 | der Lifehack (günlük hayatı kolaylaştıran pratik yöntem) Mit diesem Lifehack finde ich Rechnungen schneller, weil ich sie nach Datum abspeichere. — Faturaları tarihe göre kaydettiğim bu pratik yöntemle aradığımı daha çabuk buluyorum. |
| 536 | die Litfaßsäule (silindir biçimli ilan sütunu) An der Litfaßsäule vor dem Bahnhof hängen Plakate für das kommende Stadtfest. — İstasyonun önündeki silindir biçimli ilan sütununda yaklaşan şehir şenliğinin afişleri asılı. |
| 537 | lukrativ (kazançlı, kârlı) Der Auftrag ist lukrativ, erfordert aber zusätzliche Fachkräfte und eine sorgfältige Zeitplanung. — Sipariş kazançlı olsa da ek nitelikli çalışan ve dikkatli bir zaman planlaması gerektiriyor. |
C1 PDF’ini indirip saklayabilirsiniz. Tek seferlik ödeme, abonelik yok. İlk sayfaları ücretsiz önizlenir.
“M” Harfi ile Başlayan Almanca C1 Kelimeleri
| Sıra No. | Almanca kelime, anlamı ve örnek cümle |
|---|---|
| 538 | die Mahnung (ödeme hatırlatması, ödeme uyarısı; ikaz) Nach der Mahnung prüft Anna, ob sie die Rechnung bereits bezahlt hat. — Anna, ödeme hatırlatmasının ardından faturayı ödeyip ödemediğini kontrol ediyor. |
| 539 | der Mandant (avukatın müvekkili) Der Mandant bespricht mit seiner Anwältin, welche Unterlagen für das Verfahren benötigt werden. — Müvekkil, dava için hangi belgelerin gerektiğini avukatıyla görüşüyor. |
| 540 | die Manieren (Pl.) (görgü kuralları, görgü) Seine schlechten Manieren stören die Gesprächsrunde, weil er andere ständig unterbricht. — Başkalarının sözünü sürekli kestiği için görgüsüzlüğü sohbet ortamını bozuyor. |
| 541 | die Mannigfaltigkeit (çeşitlilik) Die Ausstellung dokumentiert die Mannigfaltigkeit regionaler Dialekte anhand von Interviews mit Einheimischen. — Sergi, yöre sakinleriyle yapılan röportajlarla bölgesel ağızların çeşitliliğini gösteriyor. |
| 542 | die Marge (kâr marjı) Bei einer geringen Marge können schon kleine Zusatzkosten die Wirtschaftlichkeit des Auftrags gefährden. — Kâr marjı düşük olduğunda küçük ek giderler bile siparişin kârlılığını tehlikeye atabilir. |
| 543 | markant (belirgin, dikkat çekici) Der markante Turm dient Neuankömmlingen als Orientierungspunkt auf dem Weg zum Bahnhof. — Dikkat çekici kule, yeni gelenlerin istasyona giderken yön bulmasına yardımcı oluyor. |
| 544 | die Marktreife (piyasaya sunulmaya hazır olma) Bis zur Marktreife muss das neue Gerät noch mehrere Belastungstests bestehen. — Yeni cihazın piyasaya sunulmaya hazır olması için birkaç dayanıklılık testini daha geçmesi gerekiyor. |
| 545 | Maschine warten (makinenin bakımını yapmak) Die Technikerin wartet die Maschine regelmäßig, damit sie im Betrieb zuverlässig funktioniert. — Teknisyen, işletmede sorunsuz çalışması için makinenin bakımını düzenli olarak yapıyor. |
| 546 | die Massenabfertigung (insanlarla topluca ve yüzeysel ilgilenme) Die kurzen Termine wirken auf mich wie Massenabfertigung, weil persönliche Fragen kaum Platz haben. — Kişisel sorulara pek yer kalmayan kısa görüşmelerde herkesin baştan savıldığını düşünüyorum. |
| 547 | massenhaft (çok sayıda, bolca) Nach der Veranstaltung gingen massenhaft Anfragen ein, die wir nun schrittweise beantworten. — Etkinlikten sonra gelen çok sayıda soruyu şimdi sırayla yanıtlıyoruz. |
| 548 | die Massentierhaltung (endüstriyel ölçekte hayvan yetiştiriciliği) Im Seminar diskutieren wir die Vorzüge und Nachteile der Massentierhaltung für die Lebensmittelversorgung. — Seminerde endüstriyel hayvancılığın gıda tedariki açısından avantajlarını ve dezavantajlarını tartışıyoruz. |
| 549 | maßgeblich (belirleyici) Für die Auswahl des Bewerbers waren seine praktischen Erfahrungen maßgeblich. — Adayın seçilmesinde uygulamaya dönük deneyimleri belirleyici oldu. |
| 550 | die Materialbeschaffung (malzeme tedariki) Eine frühzeitige Materialbeschaffung verhindert, dass die Renovierung wegen fehlender Teile unterbrochen werden muss. — Malzemelerin erken tedariki, eksik parçalar yüzünden yenileme çalışmalarının kesintiye uğramasını önler. |
| 551 | materiell (maddi, somut) Neben der persönlichen Unterstützung benötigt die Familie auch materielle Hilfe für den Neuanfang. — Ailenin yeni bir başlangıç için kişisel desteğin yanında maddi yardıma da ihtiyacı var. |
| 552 | die Medienwissenschaft (medya bilimi) Die Medienwissenschaft untersucht, wie die Auswahl von Nachrichten unsere Wahrnehmung beeinflusst. — Medya bilimi, haber seçiminin algımızı nasıl etkilediğini inceler. |
| 553 | der Meeresspiegel (deniz seviyesi) Ein steigender Meeresspiegel stellt viele Küstenstädte vor langfristige Herausforderungen bei der Stadtplanung. — Yükselen deniz seviyesi, birçok kıyı şehri için uzun vadeli şehir planlama sorunları yaratır. |
| 554 | der Mehrwert (katma değer, ek fayda) Welchen Mehrwert bietet die neue Software gegenüber dem System, das wir bereits nutzen? — Yeni yazılım, hâlihazırda kullandığımız sisteme göre hangi ek faydayı sunuyor? |
| 555 | der Meilenstein (önemli dönüm noktası) Die Anerkennung ihres Abschlusses war für Elif ein Meilenstein auf dem Weg ins Berufsleben. — Diplomasının tanınması, Elif için iş hayatına atılırken önemli bir dönüm noktasıydı. |
| 556 | die Meldepflicht (bildirim yükümlülüğü) Vor Arbeitsbeginn erkundige ich mich bei der Behörde nach einer möglichen Meldepflicht. — İşe başlamadan önce bildirim yükümlülüğü olup olmadığını ilgili kuruma soruyorum. |
| 557 | menschengerecht (insan ihtiyaçlarına uygun) Die Schichtplanung ist aus meiner Sicht nicht menschengerecht, weil Erholungszeiten kaum berücksichtigt werden. — Dinlenme süreleri pek dikkate alınmadığı için vardiya planlamasını insan ihtiyaçlarına uygun bulmuyorum. |
| 558 | der Mentalitätsunterschied (zihniyet farkı, düşünce tarzı farkı) Ein Mentalitätsunterschied zwischen Kollegen muss eine erfolgreiche Zusammenarbeit keineswegs verhindern. — İş arkadaşlarının farklı düşünce tarzları, başarılı bir iş birliği yapamayacakları anlamına gelmez. |
| 559 | die Mietminderung (kira indirimi) Bevor sie eine Mietminderung erwägt, lässt Anna sich wegen des Mangels fachkundig beraten. — Anna, kira indirimini düşünmeden önce evdeki kusur hakkında uzman danışmanlığı alıyor. |
| 560 | der Mietspiegel (yerel kira karşılaştırma cetveli) Anhand des Mietspiegels prüfen wir, ob die verlangte Miete der ortsüblichen Vergleichsmiete entspricht. — Kira cetveline bakarak istenen kiranın yöredeki emsal kira bedeline uygun olup olmadığını kontrol ediyoruz. |
| 561 | der Migrationshintergrund (göçmen köken) Ein Migrationshintergrund sagt wenig darüber aus, welche Sprachen jemand im Alltag tatsächlich spricht. — Birinin göçmen kökenli olması, günlük hayatta hangi dilleri konuştuğu hakkında pek bilgi vermez. |
| 562 | das Mikrokügelchen (mikrokürecik, çok küçük küre) Unter dem Mikroskop lassen sich die Mikrokügelchen in der untersuchten Probe deutlich erkennen. — İncelenen numunedeki mikrokürecikler mikroskop altında açıkça görülebiliyor. |
| 563 | minderjährig (reşit olmayan) Für minderjährige Teilnehmende holt die Schule vor dem Ausflug die Zustimmung der Eltern ein. — Okul, reşit olmayan katılımcılar için geziden önce velilerin onayını alıyor. |
| 564 | der Mindestlohn (asgari ücret) Mehmet fragt im Bewerbungsgespräch, ob der Lohn für die Stelle über dem Mindestlohn liegt. — Mehmet, iş görüşmesinde bu işin ücretinin asgari ücretin üzerinde olup olmadığını soruyor. |
| 565 | Missfallen ausdrücken (hoşnutsuzluğunu dile getirmek) Die Kundin drückt ihr Missfallen über die verspätete Lieferung ruhig und deutlich aus. — Müşteri, geciken teslimatla ilgili hoşnutsuzluğunu sakin ve açık biçimde dile getiriyor. |
| 566 | die Mission (amaç, görev) Die Stiftung überprüft ihre Mission, weil sich die Bedürfnisse der Zielgruppe verändert haben. — Vakıf, hedef kitlenin ihtiyaçları değiştiği için amacını yeniden değerlendiriyor. |
| 567 | der Missstand (aksaklık, kabul edilemez durum) Dass Pausen regelmäßig ausfallen, hält der Betriebsrat für einen Missstand in der Abteilung. — Çalışan temsilciliği, bölümde molaların sürekli atlanmasını kabul edilemez bir aksaklık olarak görüyor. |
| 568 | das Misstrauen (güvensizlik, kuşku) Offene Kommunikation kann das Misstrauen abbauen, das durch widersprüchliche Informationen entstanden ist. — Açık iletişim, çelişkili bilgilerden kaynaklanan güvensizliği azaltabilir. |
| 569 | das Missverhältnis (orantısızlık, dengesizlik) Zwischen dem Aufwand und dem tatsächlichen Nutzen besteht ein deutliches Missverhältnis. — Harcanan çabayla elde edilen gerçek fayda arasında belirgin bir orantısızlık var. |
| 570 | das Missverständnis (yanlış anlaşılma) Das Missverständnis ließ sich klären, nachdem beide Seiten ihre Erwartungen offen ausgesprochen hatten. — Her iki taraf da beklentilerini açıkça dile getirince yanlış anlaşılma çözülebildi. |
| 571 | mit Füßen treten (hiçe saymak, çiğnemek) Du trittst unsere Vereinbarung mit Füßen, wenn du ständig gemeinsame Termine absagst. — Birlikte planladığımız görüşmeleri sürekli iptal ederek anlaşmamızı hiçe sayıyorsun. |
| 572 | das Mitarbeitergespräch (çalışanla değerlendirme görüşmesi) Im Mitarbeitergespräch besprechen wir Ihre bisherigen Fortschritte und vereinbaren Ziele für das kommende Jahr. — Değerlendirme görüşmesinde şimdiye kadarki ilerlemenizi konuşup gelecek yıl için hedefler belirliyoruz. |
| 573 | Mitschrift verfassen (ders veya konuşma notları yazmak) Während des Vortrags verfasst Elif eine Mitschrift, die sie später mit ihrer Lerngruppe teilt. — Elif, sunum sırasında daha sonra çalışma grubuyla paylaşacağı notlar tutuyor. |
| 574 | mittelständisch (küçük ve orta ölçekli işletmelere ilişkin) Der mittelständische Betrieb bietet Auszubildenden früh die Möglichkeit, eigenständig an Projekten mitzuarbeiten. — Orta ölçekli işletme, meslek eğitimi alanlara projelerde erkenden bağımsız çalışma olanağı sunuyor. |
| 575 | die Mitwirkungspflicht (iş birliği yapma yükümlülüğü) Im Beratungsgespräch klärt die Mitarbeiterin, welche Unterlagen im Rahmen der Mitwirkungspflicht benötigt werden. — Çalışan, danışmanlık görüşmesinde iş birliği yükümlülüğü kapsamında hangi belgelerin gerektiğini açıklıyor. |
| 576 | die Mobilität (hareketlilik, ulaşım olanakları) Ein gut ausgebauter Nahverkehr verbessert die Mobilität von Menschen ohne eigenes Auto. — Gelişmiş toplu taşıma, kendi arabası olmayan kişilerin ulaşım olanaklarını iyileştirir. |
| 577 | der Mobilitätseingeschränkte (hareket kabiliyeti kısıtlı kişi) Mobilitätseingeschränkte nutzen den Seiteneingang, weil der Haupteingang mehrere Stufen hat. — Hareket kabiliyeti kısıtlı kişiler, ana girişte birkaç basamak olduğu için yan girişi kullanıyor. |
| 578 | die Moderationskarte (çalıştay kartı, fikir toplama kartı) Auf jeder Moderationskarte halten die Teilnehmenden einen Vorschlag zur Verbesserung der Zusammenarbeit fest. — Katılımcılar, her çalıştay kartına iş birliğini geliştirecek bir öneri yazıyor. |
| 579 | der Moderator (oturum yöneticisi, sunucu) Der Moderator achtet darauf, dass alle Beteiligten ihre Argumente ohne Unterbrechung vortragen können. — Oturum yöneticisi, tüm katılımcıların görüşlerini kesintiye uğramadan sunabilmesine dikkat ediyor. |
| 580 | moderieren (oturumu yönetmek, tartışmayı yönlendirmek) Anna moderiert die Diskussion so, dass auch zurückhaltende Kolleginnen zu Wort kommen. — Anna, tartışmayı çekingen iş arkadaşları da söz alabilecek biçimde yönetiyor. |
| 581 | das Modul (bağımsız birim, ders birimi) Dieses Modul vermittelt Grundlagen, auf denen die späteren praktischen Übungen aufbauen. — Bu ders birimi, ilerideki uygulamalı alıştırmaların dayanacağı temel bilgileri öğretiyor. |
| 582 | die Monokultur (tek ürün tarımı, tek tür yetiştiriciliği) Eine Monokultur kann den Boden langfristig belasten, wenn geeignete Gegenmaßnahmen fehlen. — Uygun önlemler alınmadığında tek ürün tarımı toprağı uzun vadede yıpratabilir. |
| 583 | der Müll (çöp, atık) Unsere Kantine möchte weniger Müll produzieren und künftig auf Einwegverpackungen verzichten. — Yemekhanemiz daha az çöp üretmek ve gelecekte tek kullanımlık ambalajlardan vazgeçmek istiyor. |
| 584 | mürrisch dreinschauen (somurtmak, asık suratla bakmak) Nach der enttäuschenden Nachricht schaute Jonas mürrisch drein und sagte zunächst nichts. — Hayal kırıklığı yaratan haberden sonra Jonas somurttu ve başta hiçbir şey söylemedi. |
| 585 | der Mutterschutz (annelik koruması, doğumla ilgili çalışan koruması) Bitte erläutern Sie mir, welche Regelungen zum Mutterschutz an meinem Arbeitsplatz gelten. — Lütfen annelik korumasına ilişkin hangi düzenlemelerin iş yerimde geçerli olduğunu açıklayın. |
“N” Harfi ile Başlayan Almanca C1 Kelimeleri
| Sıra No. | Almanca kelime, anlamı ve örnek cümle |
|---|---|
| 586 | nachahmen (taklit etmek) Beim Üben ahmen die Lernenden die Betonung der Sprecherin aufmerksam nach. — Öğrenciler, alıştırma yaparken konuşmacının vurgusunu dikkatle taklit ediyor. |
| 587 | die Nachahmung (taklit) Die bloße Nachahmung eines Vorbilds reicht nicht aus, um eigene Lösungen zu entwickeln. — Kişinin örnek aldığı birini yalnızca taklit etmesi, kendi çözümlerini geliştirmesine yetmez. |
| 588 | nachbeten (sorgulamadan tekrarlamak) Du betest die Meinung deines Chefs nach, ohne sie selbst zu hinterfragen. — Şefinin fikrini kendin sorgulamadan aynen tekrarlıyorsun. |
| 589 | die Nachbildung (kopya, aslına benzer yapım) Für die Ausstellung wurde eine detailgetreue Nachbildung der alten Werkstatt angefertigt. — Sergi için eski atölyenin ayrıntılarına sadık bir kopyası yapıldı. |
| 590 | nachhaltig (sürdürülebilir; kalıcı) Der Betrieb möchte nachhaltig wirtschaften und verwendet deshalb möglichst langlebige Materialien. — İşletme, sürdürülebilir biçimde çalışmak için olabildiğince uzun ömürlü malzemeler kullanıyor. |
| 591 | die Nachhaltigkeit (sürdürülebilirlik) Bei der Beschaffung berücksichtigen wir neben dem Preis auch die Nachhaltigkeit der Materialien. — Satın alırken fiyatın yanında malzemelerin sürdürülebilirliğini de dikkate alıyoruz. |
| 592 | die Nachhilfe (özel ders, ders desteği) Für die Aufnahmeprüfung an der Hochschule nimmt Can gezielte Nachhilfe in Mathematik. — Can, üniversite giriş sınavı için eksiklerine yönelik özel matematik dersleri alıyor. |
| 593 | nachlassen (azalmak, hafiflemek) Gegen Abend lässt der Verkehr nach, sodass die Lieferwagen schneller vorankommen. — Akşama doğru trafik azaldığı için teslimat araçları daha hızlı ilerliyor. |
| 594 | die Nachlässigkeit (ihmal, dikkatsizlik) Eine kleine Nachlässigkeit bei der Dateneingabe kann später erhebliche Schwierigkeiten verursachen. — Veri girişindeki küçük bir dikkatsizlik, daha sonra ciddi sorunlara yol açabilir. |
| 595 | nachvollziehen (düşünceyi takip etmek, anlamak) Ich kann Ihre Argumentation nachvollziehen, teile Ihre Schlussfolgerung aber nicht. — Argümanınızı anlayabiliyorum ama vardığınız sonuca katılmıyorum. |
| 596 | die Nahrungskette (besin zinciri) Bestimmte Schadstoffe können sich in der Nahrungskette anreichern und verschiedene Tierarten betreffen. — Bazı zararlı maddeler besin zincirinde birikerek farklı hayvan türlerini etkileyebilir. |
| 597 | das Namenskürzel (isim kısaltması, adın baş harfleri) Bitte versehen Sie jede Änderung mit Ihrem Namenskürzel, damit sie später zugeordnet werden kann. — Lütfen kimin yaptığı anlaşılabilsin diye her değişikliğin yanına adınızın baş harflerini yazın. |
| 598 | narzisstisch (kendine aşırı hayran, narsistik) Sein Auftreten wirkt narzisstisch, weil er jedes Gespräch auf seine eigenen Erfolge lenkt. — Her konuşmayı kendi başarılarına getirdiği için kendine aşırı hayran biri gibi görünüyor. |
| 599 | die Naturfaser (doğal lif) Diese Naturfaser nimmt Feuchtigkeit gut auf und eignet sich deshalb für Sportkleidung. — Bu doğal lif nemi iyi emdiği için spor kıyafetlerine uygun. |
| 600 | netterweise (nezaket göstererek, sağ olsun) Meine Kollegin hat netterweise den Termin übernommen, als mein Zug ausgefallen ist. — Trenim iptal olunca iş arkadaşım sağ olsun benim görüşmemi üstlendi. |
| 601 | netto (kesintiler sonrası; vergiler hariç) Wie viel von meinem Gehalt bleibt mir nach den Abzügen netto übrig? — Kesintilerden sonra maaşımdan net olarak ne kadar kalıyor? |
| 602 | der Nettomietzins (yan giderler hariç kira bedeli (Güney Almanya, Avusturya, İsviçre)) Im Vertrag steht der Nettomietzins getrennt von den monatlichen Nebenkosten. — Sözleşmede, yan giderler hariç kira bedeli aylık ek giderlerden ayrı gösteriliyor. |
| 603 | die Neuausrichtung (yeniden yönlendirme, strateji değişikliği) Die Neuausrichtung des Betriebs erfordert neue Kompetenzen und eine klare Kommunikation mit den Beschäftigten. — İşletmenin strateji değişikliği, yeni yetkinlikler ve çalışanlarla açık iletişim gerektiriyor. |
| 604 | neurotisch (aşırı kaygılı, nevrotik) Er beschreibt sich als neurotisch, weil ihn selbst kleinste Fehler stark beunruhigen. — En küçük hatalar bile onu çok tedirgin ettiği için kendini nevrotik biri olarak tanımlıyor. |
| 605 | die Neuschöpfung (yeni yaratım, yeni türetim) Diese sprachliche Neuschöpfung verbindet bekannte Begriffe und beschreibt eine neue Arbeitsweise. — Dildeki bu yeni türetim, bilinen kavramları birleştirip yeni bir çalışma biçimini anlatıyor. |
| 606 | nicht umhinkommen (yapmak zorunda kalmak, yapmaktan kaçınamamak) Wir kommen nicht umhin, den Zeitplan wegen der verspäteten Lieferung anzupassen. — Geciken teslimat nedeniyle zaman planını değiştirmek zorunda kalıyoruz. |
| 607 | der Niedergang (gerileme, çöküş) Der wirtschaftliche Niedergang der Region hat viele junge Menschen zum Wegziehen bewogen. — Bölgenin ekonomik gerilemesi, birçok genci başka yere taşınmaya yöneltti. |
| 608 | niedergeschlagen (üzgün, morali bozuk) Nach der Absage war Mehmet niedergeschlagen, doch seine Freunde machten ihm Mut. — Olumsuz yanıttan sonra Mehmet’in morali bozuldu ama arkadaşları ona cesaret verdi. |
| 609 | die Niederlassung (şube, yerel işletme birimi) Die neue Niederlassung betreut Kunden, die bisher lange Wege für eine Beratung zurücklegen mussten. — Yeni şube, daha önce danışmanlık için uzun yol gitmek zorunda kalan müşterilere hizmet veriyor. |
| 610 | der Nischenmarkt (dar müşteri grubuna yönelik pazar) Mit individuell angefertigten Hilfsmitteln erschließt der Betrieb einen Nischenmarkt für Menschen mit Behinderungen. — İşletme, kişiye özel yardımcı araçlarla engelli bireylere yönelik dar bir pazara giriyor. |
| 611 | das Nischenprodukt (niş ürün, dar bir müşteri grubuna yönelik ürün) Dieses Nischenprodukt richtet sich an professionelle Fotografen, die unter extremen Wetterbedingungen arbeiten. — Bu niş ürün, aşırı hava koşullarında çalışan profesyonel fotoğrafçılara yöneliktir. |
| 612 | der Nomade (göçebe) Als digitaler Nomade arbeitet Jonas von verschiedenen Orten aus und organisiert seine Aufträge online. — Jonas, dijital göçebe olarak farklı yerlerden çalışıyor ve işlerini internet üzerinden düzenliyor. |
| 613 | die Nutzpflanzenart (kültür bitkisi türü, tarım bitkisi türü) Für den trockenen Standort wählen die Forschenden eine Nutzpflanzenart mit geringem Wasserbedarf. — Araştırmacılar, kurak arazi için su ihtiyacı az olan bir tarım bitkisi türü seçiyor. |
“O” Harfi ile Başlayan Almanca C1 Kelimeleri
| Sıra No. | Almanca kelime, anlamı ve örnek cümle |
|---|---|
| 614 | die Oberfläche (yüzey) Vor dem Verkleben muss die Oberfläche sauber sein, damit die Verbindung dauerhaft hält. — Bağlantının kalıcı olması için yapıştırmadan önce yüzeyin temiz olması gerekir. |
| 615 | optimierbar (iyileştirilebilir) Der Ablauf ist noch optimierbar, besonders bei der Übergabe zwischen den Schichten. — Süreç, özellikle vardiyalar arası devirde hâlâ iyileştirilebilir. |
| 616 | optimieren (en iyi hâle getirmek, iyileştirmek) Durch kurze Abstimmungen optimieren wir die Abläufe, ohne zusätzliche Besprechungen einzuführen. — Kısa koordinasyon görüşmeleriyle ek toplantılar düzenlemeden iş süreçlerini iyileştiriyoruz. |
| 617 | das Organigramm (organizasyon şeması) Das Organigramm zeigt neuen Beschäftigten, wer für welche Aufgaben verantwortlich ist. — Organizasyon şeması, yeni çalışanlara hangi görevlerden kimin sorumlu olduğunu gösterir. |
| 618 | Otto Normalverbraucher (sıradan insan, ortalama vatandaş) Für Otto Normalverbraucher muss die Anleitung verständlich bleiben, auch ohne technisches Vorwissen. — Kılavuz, teknik ön bilgisi olmayan sıradan bir insan için de anlaşılır olmalı. |
“P” Harfi ile Başlayan Almanca C1 Kelimeleri
| Sıra No. | Almanca kelime, anlamı ve örnek cümle |
|---|---|
| 619 | die Pädagogik (eğitim bilimi) In der Pädagogik beschäftigen wir uns damit, wie Lernende unterschiedliche Fähigkeiten entwickeln. — Eğitim biliminde, öğrencilerin farklı becerileri nasıl geliştirdiğiyle ilgileniyoruz. |
| 620 | paraverbal (ses tonu ve konuşma biçimine ilişkin) Paraverbale Signale wie Lautstärke und Sprechtempo beeinflussen, wie eine Botschaft wahrgenommen wird. — Ses yüksekliği ve konuşma hızı gibi sesle ilgili işaretler, mesajın nasıl algılandığını etkiler. |
| 621 | der Pate (rehberlik eden kişi, destekçi; vaftiz babası) Als Pate begleitet Lukas den neuen Auszubildenden und hilft ihm bei organisatorischen Fragen. — Lukas, yeni meslek öğrencisine rehberlik ediyor ve işleyişle ilgili konularda ona yardım ediyor. |
| 622 | das Patent (patent) Das Unternehmen prüft, ob es für die technische Erfindung ein Patent anmelden kann. — Şirket, teknik buluş için patent başvurusu yapıp yapamayacağını inceliyor. |
| 623 | patentfähig (patent alınabilir) Ob die Erfindung patentfähig ist, lässt das Unternehmen vor weiteren Investitionen prüfen. — Şirket, yeni yatırımlardan önce buluş için patent alınıp alınamayacağını inceletiyor. |
| 624 | patentiert (patentli, patenti alınmış) Für das patentierte Verfahren benötigt der Betrieb eine entsprechende Lizenz des Rechteinhabers. — İşletmenin patentli yöntemi kullanmak için hak sahibinden ilgili lisansı alması gerekiyor. |
| 625 | das Patentrezept (her duruma uyan hazır çözüm) Für die Zusammenarbeit in vielfältigen Teams gibt es kein einfaches Patentrezept. — Farklı insanlardan oluşan ekiplerde iş birliği için her duruma uyan basit bir çözüm yoktur. |
| 626 | der Patzer (hata, gaf) Ein kleiner Patzer in der Präsentation ließ sich mit einer kurzen Erklärung korrigieren. — Sunumdaki küçük bir hata, kısa bir açıklamayla düzeltilebildi. |
| 627 | pedantisch (aşırı titiz, ayrıntılara gereğinden çok takılan) Seine pedantischen Rückfragen zu jeder Formulierung verzögern die Freigabe des gesamten Berichts. — Her ifadeyle ilgili aşırı titiz soruları, raporun tamamının onaylanmasını geciktiriyor. |
| 628 | das Pendeln (işe gidip gelme) Das tägliche Pendeln kostet Anna viel Zeit, die ihr für Familie und Erholung fehlt. — Her gün işe gidip gelmek, Anna’nın ailesine ve dinlenmeye ayırabileceği zamanı çok azaltıyor. |
| 629 | penibel (çok titiz, son derece dikkatli) Die Buchhalterin prüft alle Belege penibel, bevor sie den Monatsabschluss vorbereitet. — Muhasebeci, aylık hesap kapanışını hazırlamadan önce tüm belgeleri titizlikle kontrol ediyor. |
| 630 | per Einschreiben versenden (taahhütlü postayla göndermek) Den unterschriebenen Vertrag versenden wir per Einschreiben, damit der Versand dokumentiert ist. — İmzalı sözleşmeyi, gönderim belgelensin diye taahhütlü postayla gönderiyoruz. |
| 631 | per Handschlag abschließen (el sıkışarak anlaşmayı tamamlamak) Die beiden Partner schließen ihre Vereinbarung per Handschlag ab und klären die Einzelheiten schriftlich. — İki ortak, el sıkışarak anlaşmalarını tamamlıyor ve ayrıntıları yazılı olarak netleştiriyor. |
| 632 | perplex (şaşkın, ne diyeceğini bilemeyen) Der Referent war zunächst perplex, als ein Zuhörer seine zentrale Annahme infrage stellte. — Konuşmacı, bir dinleyici temel varsayımını sorgulayınca önce ne diyeceğini bilemedi. |
| 633 | der Personaler (insan kaynakları çalışanı) Der Personaler möchte im Gespräch erfahren, wie Sie mit schwierigen Situationen im Team umgehen. — İnsan kaynakları çalışanı, görüşmede ekipteki zor durumlarla nasıl başa çıktığınızı öğrenmek istiyor. |
| 634 | die Personalien (Pl.) (kimlik bilgileri) Bitte überprüfen Sie Ihre Personalien, bevor Sie das ausgefüllte Formular unterschreiben. — Lütfen doldurduğunuz formu imzalamadan önce kimlik bilgilerinizi kontrol edin. |
| 635 | das Personalwesen (insan kaynakları yönetimi) Im Personalwesen werden neben Einstellungen auch Weiterbildung und langfristige Personalplanung koordiniert. — İnsan kaynakları yönetiminde işe alımın yanında eğitim ve uzun vadeli personel planlaması da yürütülür. |
| 636 | das Pestizid (tarım ilacı, zararlı organizmaları yok eden madde) Der Betrieb prüft, ob sich der Einsatz von Pestiziden durch andere Maßnahmen verringern lässt. — İşletme, başka önlemlerle tarım ilacı kullanımının azaltılıp azaltılamayacağını araştırıyor. |
| 637 | der Pflegedienst (evde bakım hizmeti) Der Pflegedienst stimmt die Besuche mit den Angehörigen ab, damit die Betreuung zuverlässig bleibt. — Evde bakım hizmeti, bakımın aksamaması için ziyaretleri hasta yakınlarıyla planlıyor. |
| 638 | plädieren für/gegen (lehinde veya aleyhinde görüş savunmak) Der Betriebsrat plädiert gegen kurzfristige Änderungen, weil die Beschäftigten Planungssicherheit brauchen. — Çalışan temsilciliği, çalışanlar planlarını güvenle yapabilsin diye son dakika değişikliklerine karşı çıkıyor. |
| 639 | das Plagiat (aşırılmış eser, intihal) Die Lehrerin erkannte das Plagiat, weil ganze Absätze ohne Quellenangabe übernommen worden waren. — Öğretmen, paragraflar kaynak gösterilmeden aynen alındığı için intihali fark etti. |
| 640 | plagiieren (intihal yapmak, başkasının eserini aşırmak) Die Studentin hat mehrere Absätze plagiiert, ohne die ursprüngliche Quelle zu nennen. — Öğrenci, asıl kaynağı belirtmeden birkaç paragrafı aşırmış. |
| 641 | die Plakatwand (ilan panosu, reklam panosu) Auf der Plakatwand am Bahnhof wirbt die Berufsschule für ihren nächsten Informationstag. — Meslek okulu, istasyondaki ilan panosunda yaklaşan tanıtım gününü duyuruyor. |
| 642 | plappern (gevezelik etmek, boş konuşmak) Er plappert schon wieder über seinen Urlaub, während wir hier arbeiten. — Biz burada çalışırken o yine tatili hakkında durmadan gevezelik ediyor. |
| 643 | der Plausch (kısa ve samimi sohbet) Bei einem Plausch im Treppenhaus erfahre ich, warum unsere Nachbarn ausziehen. — Merdiven boşluğunda sohbet ederken komşularımızın neden taşındığını öğreniyorum. |
| 644 | pöbeln (kaba biçimde sataşmak, sövüp saymak) Statt am Schalter zu pöbeln, erklärte der Kunde seine Beschwerde ruhig und sachlich. — Müşteri, gişede kaba biçimde sataşmak yerine şikâyetini sakin ve ölçülü şekilde anlattı. |
| 645 | poltern (takırtı çıkarmak; öfkeyle yüksek sesle konuşmak) Die leeren Kisten polterten über den Boden, als der Wagen plötzlich kippte. — El arabası aniden devrilince boş kasalar zeminde takır tukur ses çıkardı. |
| 646 | das Potenzial (potansiyel, gelişme olanağı) Die neue Kollegin hat großes Potenzial, braucht für komplexe Aufgaben aber noch Begleitung. — Yeni iş arkadaşının potansiyeli yüksek ama karmaşık görevlerde hâlâ desteğe ihtiyacı var. |
| 647 | prägen (şekillendirmek, belirgin iz bırakmak) Die Erfahrungen während der Ausbildung prägen oft den späteren Umgang mit Kollegen. — Mesleki eğitim sırasındaki deneyimler, çoğu zaman ileride iş arkadaşlarıyla kurulan ilişkileri şekillendirir. |
| 648 | die Prämie (prim, ödül ödemesi) Für den erfolgreichen Projektabschluss erhält das Team eine Prämie zusätzlich zum regulären Gehalt. — Ekip, projeyi başarıyla tamamladığı için normal maaşına ek olarak prim alıyor. |
| 649 | präsent (hazır bulunan; akılda canlı olan) Die Projektleiterin ist bei allen wichtigen Besprechungen persönlich präsent und beantwortet Rückfragen. — Proje yöneticisi bütün önemli toplantılara bizzat katılıyor ve soruları yanıtlıyor. |
| 650 | präzisieren (netleştirmek, ayrıntılandırmak) Könnten Sie Ihre Anforderungen präzisieren, damit wir ein passendes Angebot erstellen können? — Uygun bir teklif hazırlayabilmemiz için ihtiyaçlarınızı netleştirebilir misiniz? |
| 651 | die Priorität (öncelik) Wir geben dringenden Reparaturen die höchste Priorität, damit der Betrieb weiterläuft. — İşlerin sürmesi için acil onarımlara en yüksek önceliği veriyoruz. |
| 652 | Priorität haben (öncelikli olmak) Die Sicherheit der Beschäftigten hat Priorität, auch wenn sich dadurch die Fertigstellung verzögert. — İşin tamamlanması gecikse bile çalışanların güvenliği önceliklidir. |
| 653 | die Produktionsanlage (üretim tesisi, üretim sistemi) Vor der Umstellung der Produktionsanlage müssen alle beteiligten Fachkräfte über die Änderungen informiert werden. — Üretim tesisinde değişiklik yapılmadan önce ilgili tüm uzman çalışanlar bilgilendirilmelidir. |
| 654 | die Produktionsstätte (üretim yeri, imalathane) Die neue Produktionsstätte liegt näher am Bahnhof und ist für Beschäftigte leichter erreichbar. — Yeni üretim yeri istasyona daha yakın ve çalışanlar için daha kolay ulaşılabilir. |
| 655 | die Produktplatzierung (ürün yerleştirme) Im Medienkurs untersuchen wir, wie Produktplatzierung die Wahrnehmung einer Filmszene beeinflussen kann. — Medya dersinde ürün yerleştirmenin bir film sahnesinin algılanışını nasıl etkileyebileceğini inceliyoruz. |
| 656 | profitorientiert (kâr odaklı) Ein rein profitorientierter Ansatz kann langfristige Beziehungen zu Kunden und Beschäftigten gefährden. — Yalnızca kâr odaklı bir yaklaşım, müşteriler ve çalışanlarla uzun vadeli ilişkileri tehlikeye atabilir. |
| 657 | die Projektlaufzeit (proje süresi) Während der gesamten Projektlaufzeit werden die Fortschritte dokumentiert und regelmäßig im Team besprochen. — Proje boyunca kaydedilen ilerleme belgeleniyor ve ekip içinde düzenli olarak görüşülüyor. |
| 658 | projizieren auf (yansıtmak) Manchmal projizieren wir eigene Erwartungen auf andere, ohne deren tatsächliche Wünsche zu kennen. — Bazen başkalarının gerçek isteklerini bilmeden kendi beklentilerimizi onlara yansıtırız. |
| 659 | propagieren (yaygınlaştırmaya çalışmak, savunmak) Der Verein propagiert eine Lernkultur, in der Fehler als Gelegenheit zur Verbesserung gelten. — Dernek, hataların gelişme fırsatı sayıldığı bir öğrenme kültürünü yaygınlaştırmaya çalışıyor. |
| 660 | das Protokoll (toplantı tutanağı, kayıt) Im Protokoll werden nicht nur Entscheidungen, sondern auch die vereinbarten Zuständigkeiten festgehalten. — Tutanakta yalnızca kararlar değil, üzerinde anlaşılan sorumluluklar da kayıt altına alınır. |
| 661 | der Protokollant (tutanak yazmanı) Der Protokollant fragt nach, wenn eine Entscheidung während der Besprechung unklar bleibt. — Tutanak yazmanı, toplantıda bir karar belirsiz kaldığında açıklama istiyor. |
| 662 | der Protokollierende (tutanağı tutan kişi) Der Protokollierende fasst die Ergebnisse zusammen, bevor die nächste Frage diskutiert wird. — Tutanağı tutan kişi, sonraki soru tartışılmadan önce sonuçları özetliyor. |
| 663 | der Protokollkopf (tutanağın başlık bölümü) Im Protokollkopf stehen Datum, Ort und die Namen der anwesenden Personen. — Tutanağın başlık bölümünde tarih, yer ve katılan kişilerin adları bulunur. |
| 664 | der Prototyp (ilk örnek, deneme modeli) Anhand des Prototyps prüfen wir, ob das Gerät einfach zu bedienen ist. — Deneme modeliyle cihazın kolay kullanılıp kullanılmadığını kontrol ediyoruz. |
| 665 | provozieren (kışkırtmak; yol açmak) Mit seinen ständigen Sticheleien provoziert der Kollege mich, aber ich bleibe ruhig. — İş arkadaşım sürekli iğneleyici sözlerle beni kışkırtıyor ama ben sakin kalıyorum. |
| 666 | die Prozesstechnologie (üretim süreci teknolojisi) Moderne Prozesstechnologie hilft dem Betrieb, Rohstoffe effizienter zu nutzen und Abfälle zu vermeiden. — Modern üretim süreci teknolojisi, işletmenin ham maddeleri daha verimli kullanıp atıkları önlemesine yardımcı olur. |
“Q” Harfi ile Başlayan Almanca C1 Kelimeleri
| Sıra No. | Almanca kelime, anlamı ve örnek cümle |
|---|---|
| 667 | das Quartal (üç aylık dönem, yılın dörtte biri) Im kommenden Quartal möchte die Werkstatt zusätzliche Ausbildungsplätze schaffen und ihre Betreuung verbessern. — Atölye, gelecek üç aylık dönemde daha fazla meslek eğitimi yeri açıp öğrencilere daha iyi rehberlik etmek istiyor. |
| 668 | quartalsweise (üç ayda bir) Die Berichte werden quartalsweise erstellt, damit die Entwicklung über längere Zeiträume erkennbar bleibt. — Uzun vadeli gelişmelerin izlenebilmesi için raporlar üç ayda bir hazırlanır. |
“R” Harfi ile Başlayan Almanca C1 Kelimeleri
| Sıra No. | Almanca kelime, anlamı ve örnek cümle |
|---|---|
| 669 | der Rassismus (ırkçılık) Die Schule bietet Workshops an, damit Jugendliche Rassismus im Alltag erkennen können. — Okul, gençlerin günlük hayattaki ırkçılığı fark edebilmesi için atölye çalışmaları düzenliyor. |
| 670 | das Rechnungswesen (muhasebe sistemi, mali kayıt ve raporlama) Ein zuverlässiges Rechnungswesen liefert die Zahlen, die für fundierte betriebliche Entscheidungen benötigt werden. — Güvenilir bir muhasebe sistemi, işletmenin sağlıklı kararlar alabilmesi için gereken sayısal verileri sağlar. |
| 671 | rechtens sein (hukuka uygun olmak, yasal olmak) Ob die verlangte Gebühr rechtens ist, lässt Sophie von einer Beratungsstelle prüfen. — Sophie, istenen ücretin hukuka uygun olup olmadığını bir danışmanlık merkezine inceletiyor. |
| 672 | der Rechtsbruch (hukuku ihlal etme) Die Weitergabe vertraulicher Kundendaten kann einen erheblichen Rechtsbruch darstellen. — Gizli müşteri bilgilerinin paylaşılması ciddi bir hukuk ihlali oluşturabilir. |
| 673 | die Rechtsform (hukuki yapı, şirket türü) Vor der Gründung besprechen wir die passende Rechtsform mit einer Beraterin. — Şirketi kurmadan önce uygun hukuki yapıyı bir danışmanla görüşüyoruz. |
| 674 | rechtskräftig (kesinleşmiş) Das Urteil ist inzwischen rechtskräftig, weshalb das Verfahren nun abgeschlossen ist. — Karar artık kesinleştiği için yargılama süreci tamamlanmış durumda. |
| 675 | rechtswirksam (hukuken geçerli) Bitte prüfen Sie, ob die Kündigung unter diesen Umständen rechtswirksam ist. — Lütfen bu koşullarda fesih bildiriminin hukuken geçerli olup olmadığını kontrol edin. |
| 676 | die Recyclingmöglichkeit (geri dönüşüm olanağı) Welche Recyclingmöglichkeiten bietet unsere Gemeinde für ausgediente elektronische Geräte an? — Belediyemiz eski elektronik cihazlar için hangi geri dönüşüm olanaklarını sunuyor? |
| 677 | das Referenzschreiben (referans mektubu) Für ihre Bewerbung bittet Elif ihre frühere Vorgesetzte um ein Referenzschreiben. — Elif, iş başvurusu için eski yöneticisinden bir referans mektubu istiyor. |
| 678 | referieren (sunum yapmak, bilgi vermek) Im Seminar referiert Jonas über die sozialen Folgen steigender Mieten. — Jonas seminerde artan kiraların toplumsal sonuçları üzerine bir sunum yapıyor. |
| 679 | rege (canlı, yoğun) Der Vorschlag zur flexiblen Arbeitszeit löste eine rege Diskussion im Team aus. — Esnek çalışma saatleri önerisi ekipte canlı bir tartışma başlattı. |
| 680 | sich regen (kıpırdamak; belirmeye başlamak) Während der ganzen Präsentation regte sich niemand, weil alle gespannt zuhörten. — Sunum boyunca kimse kıpırdamadı, çünkü herkes merakla dinliyordu. |
| 681 | reglementieren (kurallarla sınırlamak, düzenlemek) Die neue Hausordnung reglementiert die Nutzung gemeinsamer Räume wesentlich strenger. — Yeni apartman kuralları ortak alanların kullanımına çok daha sıkı sınırlamalar getiriyor. |
| 682 | der Regressanspruch (rücu hakkı, ödediğini geri isteme hakkı) Nach der Schadenszahlung macht die Versicherung einen Regressanspruch gegen den Verursacher geltend. — Sigorta şirketi, zararı ödedikten sonra sorumlu kişiye karşı rücu hakkını kullanıyor. |
| 683 | die Rehabilitation (rehabilitasyon, yeniden sağlığa kavuşma) Nach der Operation unterstützt eine gezielte Rehabilitation Annas Rückkehr in den Berufsalltag. — Ameliyat sonrası hedefe yönelik rehabilitasyon, Anna’nın iş hayatına dönüşünü destekliyor. |
| 684 | die Reichweite (erişim alanı, ulaşılabilen kitle) Mit verständlichen Untertiteln erhöhen wir die Reichweite unseres Videos zur beruflichen Anerkennung. — Anlaşılır altyazılarla mesleki denklik hakkındaki videomuzun ulaştığı kitleyi genişletiyoruz. |
| 685 | die Reißleine ziehen (işler kötüleşince durdurmak, frene basmak) Bei ständig steigenden Kosten müssen wir jetzt die Reißleine ziehen. — Maliyetler durmadan artarken artık bu işi durdurmamız gerekiyor. |
| 686 | die Reklame (reklam) Die auffällige Reklame am Bahnhof wirbt für berufliche Weiterbildung in unserer Region. — İstasyondaki dikkat çekici reklam, bölgemizdeki mesleki gelişim eğitimlerini tanıtıyor. |
| 687 | die Rekrutierung (işe alım, personel bulma) Bei der Rekrutierung neuer Pflegekräfte legt die Klinik Wert auf transparente Auswahlverfahren. — Klinik, yeni bakım personeli alımında şeffaf seçim süreçlerine önem veriyor. |
| 688 | renitent (dik başlı, söz dinlemez) Der Kunde blieb renitent und weigerte sich, die Rückgaberegeln zu akzeptieren. — Müşteri dik başlı tutumunu sürdürüp iade kurallarını kabul etmeyi reddetti. |
| 689 | die Rentabilität (kârlılık) Vor der Anschaffung neuer Maschinen müssen wir die Rentabilität der Investition prüfen. — Yeni makineler almadan önce yatırımın kârlılığını değerlendirmemiz gerekiyor. |
| 690 | die Reputation (itibar, saygınlık) Ein offener Umgang mit Beschwerden stärkt die Reputation unseres Unternehmens langfristig. — Şikâyetlerin açıkça ele alınması şirketimizin itibarını uzun vadede güçlendirir. |
| 691 | die Resignation (yılgınlık, umutsuzca kabullenme) Nach mehreren erfolglosen Bewerbungen wich ihre anfängliche Zuversicht einer tiefen Resignation. — Birkaç başarısız iş başvurusundan sonra başlangıçtaki umut yerini derin bir yılgınlığa bıraktı. |
| 692 | resignieren (yılmak, pes etmek) Trotz wiederholter Absagen resigniert Mehmet nicht und überarbeitet seine Bewerbungsunterlagen gründlich. — Mehmet, tekrar tekrar ret cevabı almasına rağmen yılmıyor ve başvuru belgelerini titizlikle yeniliyor. |
| 693 | resilient (zorluklar karşısında dayanıklı) Ein unterstützendes Arbeitsumfeld hilft Beschäftigten, auch in belastenden Phasen resilient zu bleiben. — Destekleyici bir iş ortamı, çalışanların zor dönemlerde de dayanıklı kalmasına yardımcı olur. |
| 694 | resistent gegen (dirençli, dayanıklı) Diese Beschichtung ist resistent gegen Feuchtigkeit und eignet sich deshalb für Kellerräume. — Bu kaplama neme dayanıklıdır ve bu nedenle bodrum alanlarına uygundur. |
| 695 | das Ressentiment (içten içe duyulan öfke, hınç) Die ungleiche Aufgabenverteilung weckte bei einigen Beschäftigten Ressentiments gegenüber der neuen Leitung. — Eşitsiz görev dağılımı bazı çalışanlarda yeni yönetime karşı içten içe öfke uyandırdı. |
| 696 | der Rettungsdienst (acil sağlık hizmeti) Der Rettungsdienst brachte den Patienten zur weiteren Untersuchung in die nächste Klinik. — Acil sağlık ekibi hastayı ek tetkikler için en yakın hastaneye götürdü. |
| 697 | Revue passieren lassen (gözden geçirmek, zihninde yeniden canlandırmak) Beim Kaffee ließen wir unsere gemeinsame Studienzeit noch einmal Revue passieren. — Kahve içerken birlikte geçirdiğimiz üniversite yıllarını bir kez daha zihnimizde canlandırdık. |
| 698 | die Rezension (eleştiri yazısı, değerlendirme) Für die Hochschulzeitung verfasst Sophie eine differenzierte Rezension des neuen Romans. — Sophie, üniversite gazetesi için yeni romanı farklı yönleriyle ele alan bir eleştiri yazısı hazırlıyor. |
| 699 | die Rhetorik (etkili konuşma sanatı, söylem) Im Kurs für Rhetorik lernen wir, Argumente klar und überzeugend vorzutragen. — Etkili konuşma kursunda görüşlerimizi gerekçeleriyle açık ve ikna edici biçimde sunmayı öğreniyoruz. |
| 700 | (sich) richten an (hitap etmek, yönelik olmak) Dieses Beratungsangebot richtet sich an Menschen, die ihre Ausbildung im Ausland abgeschlossen haben. — Bu danışmanlık hizmeti, mesleki eğitimini yurt dışında tamamlayan kişilere yöneliktir. |
| 701 | robust (sağlam, dayanıklı) Für den täglichen Einsatz in der Werkstatt brauchen wir besonders robuste Werkzeuge. — Atölyede her gün kullanmak için özellikle sağlam aletlere ihtiyacımız var. |
| 702 | die Routinetätigkeit (rutin iş, tekrarlanan görev) Automatische Erinnerungen erleichtern Routinetätigkeiten und schaffen mehr Zeit für persönliche Beratung. — Otomatik hatırlatmalar rutin işleri kolaylaştırıyor ve bireysel danışmanlığa daha fazla zaman bırakıyor. |
| 703 | die Rubrik (bölüm, köşe) Unter der Rubrik Weiterbildung finden Sie aktuelle Angebote für berufsbegleitende Sprachkurse. — Mesleki gelişim bölümünde çalışırken katılabileceğiniz dil kurslarına ilişkin güncel seçenekleri bulabilirsiniz. |
| 704 | die Rückschau (geriye bakış, geçmişi değerlendirme) In der Rückschau erkennen wir, wie entscheidend die Unterstützung unserer Kolleginnen war. — Geriye dönüp baktığımızda meslektaşlarımızın desteğinin ne kadar belirleyici olduğunu görüyoruz. |
| 705 | der Rückschluss (çıkarım, sonuç) Aus einzelnen Beschwerden lassen sich keine zuverlässigen Rückschlüsse auf die gesamte Kundenzufriedenheit ziehen. — Tek tek şikâyetlerden genel müşteri memnuniyeti hakkında güvenilir sonuçlar çıkarılamaz. |
| 706 | der Rückstand (birikmiş iş, gecikme; kalıntı) Nach dem Serverausfall arbeitet unser Team den Rückstand bei den Bestellungen schrittweise ab. — Sunucu arızasından sonra ekibimiz biriken siparişleri aşamalı olarak tamamlıyor. |
| 707 | der Ruin (mali yıkım, iflas) Die unerwartet hohen Reparaturkosten brachten den kleinen Familienbetrieb an den Rand des Ruins. — Beklenmedik derecede yüksek onarım masrafları küçük aile işletmesini iflasın eşiğine getirdi. |
“S” Harfi ile Başlayan Almanca C1 Kelimeleri
| Sıra No. | Almanca kelime, anlamı ve örnek cümle |
|---|---|
| 708 | sachlich (nesnel, tarafsız, olgusal) Bitte bleiben Sie sachlich, auch wenn Sie die Kritik als ungerecht empfinden. — Eleştiriyi haksız bulsanız bile lütfen nesnel bir tutum sergileyin. |
| 709 | der Sachverhalt (olayın ayrıntıları, durum) Bevor wir eine Entscheidung treffen, müssen wir den Sachverhalt vollständig klären. — Karar vermeden önce olayın bütün ayrıntılarını açıklığa kavuşturmamız gerekiyor. |
| 710 | sägen (testereyle kesmek) In der Werkstatt sägt Emre die Bretter auf die vereinbarte Länge. — Emre atölyede tahtaları kararlaştırılan uzunlukta testereyle kesiyor. |
| 711 | salopp (samimi, gündelik, teklifsiz) Für ein Bewerbungsschreiben ist diese saloppe Formulierung trotz ihres freundlichen Tons ungeeignet. — Samimi havasına rağmen bu gündelik ifade bir iş başvuru mektubuna uygun değil. |
| 712 | das Säulendiagramm (sütun grafiği) Das Säulendiagramm zeigt, wie sich unsere monatlichen Energiekosten im Jahresverlauf verändert haben. — Sütun grafiği, aylık enerji giderlerimizin yıl boyunca nasıl değiştiğini gösteriyor. |
| 713 | das Schädlingsbekämpfungsmittel (haşere ilacı, zararlılarla mücadele ilacı) Die Gärtnerei verzichtet auf chemische Schädlingsbekämpfungsmittel und setzt stattdessen auf natürliche Methoden. — Fidanlık kimyasal haşere ilaçlarını kullanmıyor ve doğal yöntemleri tercih ediyor. |
| 714 | die Schadstoffbelastung (kirletici madde yoğunluğu, kirlilik yükü) Durch weniger Lieferverkehr könnte die Schadstoffbelastung in unserem Wohnviertel deutlich sinken. — Teslimat trafiğinin azalmasıyla mahallemizdeki kirletici madde yoğunluğu belirgin biçimde düşebilir. |
| 715 | die Schadstofffreisetzung (kirletici madde salımı) Neue Filter sollen die Schadstofffreisetzung bei der Verarbeitung dieser Materialien erheblich verringern. — Yeni filtrelerin bu malzemelerin işlenmesi sırasında kirletici madde salımını önemli ölçüde azaltması bekleniyor. |
| 716 | schaffen (yaratmak, oluşturmak; başarmak) Die Stadt schafft zusätzliche Ausbildungsplätze, damit mehr Jugendliche einen Beruf erlernen können. — Belediye daha fazla gencin bir meslek öğrenebilmesi için ek mesleki eğitim kontenjanları açıyor. |
| 717 | das Schaufenster (vitrin) Eine Auszubildende gestaltet das Schaufenster so, dass die neuen Produkte gut zur Geltung kommen. — Bir mesleki eğitim öğrencisi, yeni ürünleri öne çıkaracak şekilde vitrini düzenliyor. |
| 718 | das Scheitern (başarısızlık, başarısız olma) Das Scheitern des Projekts veranlasste uns, unsere internen Abläufe kritisch zu hinterfragen. — Projenin başarısızlığı, kurum içi süreçlerimizi eleştirel biçimde sorgulamamıza yol açtı. |
| 719 | die Schichtarbeit (vardiyalı çalışma) Wegen der Schichtarbeit muss Zeynep die Kinderbetreuung jede Woche neu organisieren. — Zeynep, vardiyalı çalıştığı için çocuklarına kimin bakacağını her hafta yeniden ayarlamak zorunda. |
| 720 | die Schieflage (dengesizlik, sıkıntılı durum) Sinkende Einnahmen haben den Verein in eine finanzielle Schieflage gebracht. — Azalan gelirler derneği mali açıdan sıkıntılı bir duruma soktu. |
| 721 | Schindluder treiben mit (kötüye kullanmak, hoyratça davranmak) Mit meinen persönlichen Daten kannst du doch nicht einfach Schindluder treiben! — Kişisel bilgilerimi öyle kafana göre kötüye kullanamazsın! |
| 722 | die Schleichwerbung (gizli reklam, örtülü reklam) Ohne klare Kennzeichnung kann die Produktempfehlung in einem Ratgebervideo als Schleichwerbung erscheinen. — Açıkça belirtilmezse bir tavsiye videosundaki ürün önerisi gizli reklam gibi görünebilir. |
| 723 | schleifen (zımparalamak, bilemek; sürüklemek) Vor dem Lackieren schleift Lukas die raue Oberfläche des alten Tisches sorgfältig. — Lukas, eski masanın pürüzlü yüzeyini boyamadan önce özenle zımparalıyor. |
| 724 | die Schlussfolgerung (sonuç, çıkarım) Welche Schlussfolgerungen ziehen Sie aus den Rückmeldungen unserer neuen Auszubildenden? — Yeni mesleki eğitim öğrencilerimizin geri bildirimlerinden hangi sonuçları çıkarıyorsunuz? |
| 725 | schmackhaft machen (cazip göstermek, benimsetmek) Mit flexiblen Kurszeiten willst du mir das berufsbegleitende Studium schmackhaft machen? — Esnek ders saatleriyle bana çalışırken üniversite okumayı cazip göstermeye mi çalışıyorsun? |
| 726 | Schnute ziehen (surat asmak, somurtmak) Jetzt ziehst du eine Schnute, nur weil wir den Ausflug verschieben? — Sırf geziyi erteliyoruz diye şimdi surat mı asıyorsun? |
| 727 | schonen (korumak, yormamak, tasarruflu kullanmak) Ich schone meinen Rücken und bitte einen Kollegen um Hilfe beim Tragen. — Sırtımı yormamak için taşıma işinde bir iş arkadaşımdan yardım istiyorum. |
| 728 | der Schriftform bedürfen (yazılı yapılması gerekmek) Laut Vereinbarung bedürfen spätere Änderungen des Mietvertrags der Schriftform. — Anlaşmaya göre kira sözleşmesinde sonradan yapılacak değişikliklerin yazılı olması gerekiyor. |
| 729 | der Schriftzug (yazı, yazılı ibare) Der neue Schriftzug über dem Eingang macht unsere Beratungsstelle leichter erkennbar. — Girişin üzerindeki yeni yazı, danışma merkezimizin daha kolay tanınmasını sağlıyor. |
| 730 | schüren (körüklemek, kışkırtmak) Ungeprüfte Gerüchte schüren die Unsicherheit unter Beschäftigten, die um ihre Stellen fürchten. — Doğrulanmamış söylentiler, işlerini kaybetmekten korkan çalışanların kaygısını körüklüyor. |
| 731 | das Schutzrecht (fikrî mülkiyet koruma hakkı) Vor der Markteinführung klären wir, welche Schutzrechte für unsere technische Entwicklung infrage kommen. — Ürünü piyasaya sunmadan önce geliştirdiğimiz teknoloji için hangi koruma haklarının uygun olduğunu araştırıyoruz. |
| 732 | schweißen (kaynak yapmak) Die Fachkraft schweißt die Metallteile zusammen, damit die Verbindung dauerhaft stabil bleibt. — Uzman, bağlantı uzun süre sağlam kalsın diye metal parçaları kaynakla birleştiriyor. |
| 733 | die Seelsorge (manevi destek, ruhani danışmanlık) Die Klinik bietet auf Wunsch Seelsorge an, wenn Patienten persönliche Unterstützung suchen. — Klinik, kişisel destek arayan hastalara talepleri üzerine manevi danışmanlık sunuyor. |
| 734 | die Sehnsucht (özlem, hasret) Nach vielen Monaten im Ausland wächst Ayşes Sehnsucht nach ihrer Familie. — Yurt dışında geçen ayların ardından Ayşe’nin ailesine duyduğu özlem artıyor. |
| 735 | Sehnsüchte ansprechen (özlemlere seslenmek, arzulara hitap etmek) Der Film spricht Sehnsüchte nach Geborgenheit an, ohne einfache Lösungen zu versprechen. — Film, kolay çözümler vadetmeden huzur ve güven içinde olma özlemine sesleniyor. |
| 736 | seinen Ohren nicht trauen (duyduğuna inanamamak, kulaklarına inanamamak) Als ihr die Ausbildungsstelle angeboten wurde, konnte Elif ihren Ohren nicht trauen. — Mesleki eğitim yeri teklif edildiğinde Elif duyduğuna inanamadı. |
| 737 | seinen Sitz haben in (genel merkezi bir yerde bulunmak, yerleşik olmak) Unser Unternehmen hat seinen Sitz in einer Kleinstadt nahe der türkischen Küste. — Şirketimizin merkezi Türkiye kıyılarına yakın küçük bir kentte bulunuyor. |
| 738 | seit geraumer Zeit (uzun zamandır, epey bir süredir) Seit geraumer Zeit suchen wir nach einer bezahlbaren Wohnung mit guter Verkehrsanbindung. — Uzun zamandır ulaşımı kolay, uygun fiyatlı bir ev arıyoruz. |
| 739 | selbstbestimmt (kendi kararlarını verebilen, bağımsız) Mit verlässlicher Unterstützung können viele ältere Menschen weiterhin selbstbestimmt zu Hause leben. — Güvenilir destek sayesinde pek çok yaşlı insan evinde kendi kararlarını vererek yaşamayı sürdürebilir. |
| 740 | die Selbstbestimmung (kendi hayatına karar verme hakkı) Bei der Pflegeplanung achten wir besonders auf die Selbstbestimmung der betreuten Personen. — Bakımı planlarken hizmet alan kişilerin yaşamlarıyla ilgili kararları kendilerinin vermesini özellikle gözetiyoruz. |
| 741 | selbstbewusst (kendine güvenen, öz güvenli) Im Vorstellungsgespräch hebt Emre seine Stärken selbstbewusst hervor, ohne andere Bewerber abzuwerten. — Emre iş görüşmesinde diğer adayları küçümsemeden güçlü yanlarını öz güvenle ortaya koyuyor. |
| 742 | selbstgerecht (kendini hep haklı gören) Sie antwortete selbstgerecht und wies jede Kritik zurück, statt auf unsere Argumente einzugehen. — Savlarımızı dikkate almak yerine kendini hep haklı görerek cevap verdi ve her eleştiriyi reddetti. |
| 743 | selektieren (seçmek, ayıklamak) Für die Studie selektiert das Forschungsteam geeignete Datensätze nach zuvor festgelegten Kriterien. — Araştırma ekibi, çalışma için uygun veri kümelerini önceden belirlenen ölçütlere göre seçiyor. |
| 744 | der Sensor (sensör, algılayıcı) Seit der Sensor ausgefallen ist, lässt sich die Heizung nur noch manuell regeln. — Sensör arızalandığından beri ısıtma yalnızca elle ayarlanabiliyor. |
| 745 | seriös (güvenilir, ciddi) Achten Sie darauf, ob die Stellenanzeige von einem seriösen Anbieter stammt. — İş ilanının güvenilir bir kuruluş tarafından verilip verilmediğine dikkat edin. |
| 746 | der Server (sunucu) Seit dem Ausfall des Servers können wir keine Kundendaten mehr abrufen. — Sunucu arızasından beri müşteri bilgilerine erişemiyoruz. |
| 747 | die Sicherheitsvorkehrung (güvenlik önlemi) Vor Beginn der Wartungsarbeiten überprüft das Team sämtliche Sicherheitsvorkehrungen an der Anlage. — Ekip, bakım çalışmalarına başlamadan önce tesisteki bütün güvenlik önlemlerini kontrol ediyor. |
| 748 | simpel (basit, kolay) Die Lösung wirkt simpel, erfordert jedoch eine sorgfältige Abstimmung zwischen den Abteilungen. — Çözüm basit görünüyor ama birimler arasında dikkatli bir koordinasyon gerektiriyor. |
| 749 | Sinn stiften (anlam kazandırmak, anlamlı kılmak) Die Teilnehmerin erzählt, dass die ehrenamtliche Arbeit ihrem Alltag Sinn stiftet. — Katılımcı, gönüllü çalışmanın günlük hayatına anlam kattığını anlatıyor. |
| 750 | das Sinnbild (simge, sembol) Für viele Studierende ist der eigene Wohnungsschlüssel ein Sinnbild persönlicher Unabhängigkeit. — Birçok öğrenci için kendi evinin anahtarı kişisel bağımsızlığın simgesidir. |
| 751 | skrupellos (vicdansız, ahlaki kaygı taşımayan) Ein skrupelloser Anbieter verlangte hohe Gebühren, obwohl seine vermeintliche Beratung keinerlei Nutzen hatte. — Vicdansız bir hizmet sağlayıcı, sözde danışmanlığı hiçbir yarar sağlamamasına rağmen yüksek ücretler istedi. |
| 752 | skurril (tuhaf, acayip) Die skurrilen Figuren des Films sorgen für Überraschungen, ohne die Handlung unverständlich zu machen. — Filmin tuhaf karakterleri, olay örgüsünü anlaşılmaz kılmadan izleyiciyi şaşırtıyor. |
| 753 | smart (akıllı, zekice) Die App wirkt smart, doch beim Datenschutz sehen Verbraucherschützer deutliche Schwächen. — Uygulama akıllı görünse de tüketici hakları savunucuları veri korumada belirgin zayıflıklar buluyor. |
| 754 | der Soll-/Ist-Stand (hedeflenen ve mevcut durum) Der Vergleich von Soll- und Ist-Stand zeigt, wo unser Projekt hinter dem Zeitplan liegt. — Hedeflenen ve mevcut durumun karşılaştırılması, projemizin nerede takvimin gerisinde kaldığını gösteriyor. |
| 755 | sondieren (yoklamak, araştırmak) Bevor wir einen Vertrag anbieten, sondieren wir das Interesse möglicher Kooperationspartner. — Sözleşme teklif etmeden önce olası iş ortaklarının ilgisini yokluyoruz. |
| 756 | Sorge tragen für (gereğini yapmak, sağlamak) Bitte tragen Sie Sorge für eine rechtzeitige Weitergabe aller relevanten Informationen. — Lütfen ilgili bütün bilgilerin zamanında iletilmesini sağlayın. |
| 757 | die Sorgfalt (özen, titizlik) Bei der Übersetzung medizinischer Unterlagen ist besondere Sorgfalt erforderlich, um Missverständnisse zu vermeiden. — Tıbbi belgelerin çevirisinde yanlış anlaşılmaları önlemek için özel bir titizlik gerekir. |
| 758 | das Sortiment (ürün yelpazesi, ürün çeşitleri) Der Laden erweitert sein Sortiment um regionale Produkte, nach denen viele Kunden fragen. — Mağaza, birçok müşterinin sorduğu yöresel ürünleri ürün yelpazesine ekliyor. |
| 759 | die Sortimentsgestaltung (ürün yelpazesini düzenleme) Bei der Sortimentsgestaltung berücksichtigen wir sowohl saisonale Nachfrage als auch verfügbare Lagerflächen. — Ürün yelpazesini düzenlerken hem mevsimlik talebi hem de mevcut depolama alanlarını dikkate alıyoruz. |
| 760 | soundso (şu kadar, bilmem kaç; falanca) Du sprichst von soundso vielen Bewerbungen, aber ich brauche eine genaue Zahl. — Bilmem kaç başvurudan söz ediyorsun ama bana kesin bir sayı lazım. |
| 761 | die Soziologie (toplum bilimi, sosyoloji) Im Studium der Soziologie untersucht Anna, wie Wohnbedingungen das Zusammenleben in Städten prägen. — Anna sosyoloji eğitimi sırasında barınma koşullarının kentlerdeki toplumsal yaşamı nasıl şekillendirdiğini inceliyor. |
| 762 | das Spannungsfeld (gerilim alanı, çatışan beklentiler ortamı) Pflegekräfte arbeiten häufig im Spannungsfeld zwischen wirtschaftlichen Vorgaben und individuellen Bedürfnissen. — Bakım çalışanları sıkça ekonomik hedeflerle bireysel ihtiyaçların çatıştığı bir ortamda çalışıyor. |
| 763 | die Sparte (iş kolu, alan, dal) In der Sparte Logistik suchen wir Fachkräfte mit Erfahrung im internationalen Warenverkehr. — Lojistik alanında uluslararası mal akışı konusunda deneyimli uzmanlar arıyoruz. |
| 764 | die Spekulation (varsayım, tahmin; spekülatif yatırım) Die angebliche Schließung unserer Filiale bleibt vorerst reine Spekulation ohne belastbare Belege. — Şubemizin kapatılacağı iddiası şimdilik sağlam kanıtlardan yoksun bir tahminden ibaret. |
| 765 | die Spende (bağış) Mit einer Spende unterstützt der Betrieb die Anschaffung neuer Bücher für die Stadtbibliothek. — İşletme, bağış yaparak kent kütüphanesine yeni kitaplar alınmasına destek oluyor. |
| 766 | spendieren (ısmarlamak, parasını karşılamak) Zum Abschluss der Ausbildung spendiert die Chefin dem gesamten Team ein gemeinsames Frühstück. — Mesleki eğitim bitince patron bütün ekibe kahvaltı ısmarlıyor. |
| 767 | die Spitzenkraft (en iyi çalışan, seçkin uzman) Wie können wir Spitzenkräfte langfristig halten und ihnen passende Entwicklungsmöglichkeiten bieten? — Çok başarılı çalışanları uzun süre bünyemizde tutup onlara uygun gelişim olanaklarını nasıl sunabiliriz? |
| 768 | der Sponsor (maddi destekçi, sponsor) Ein örtlicher Sponsor übernimmt die Kosten für neue Trikots unserer Jugendmannschaft. — Yerel bir sponsor, genç takımımızın yeni formalarının masrafını karşılıyor. |
| 769 | die Staatsanwaltschaft (savcılık) Die Staatsanwaltschaft prüft die Unterlagen, bevor sie über weitere Ermittlungen entscheidet. — Savcılık, soruşturmanın devamına karar vermeden önce belgeleri inceliyor. |
| 770 | das Stammhaus (ana işletme, merkez bina) Während der Renovierung des Stammhauses arbeitet unsere Verwaltung vorübergehend in einer anderen Niederlassung. — Ana binanın yenilenmesi sırasında idari ekibimiz geçici olarak başka bir şubede çalışıyor. |
| 771 | das Stammkapital (esas sermaye, kuruluş sermayesi) Vor der Gründung besprechen wir, wie hoch das Stammkapital sein soll. — Şirketi kurmadan önce esas sermayenin ne kadar olacağını konuşuyoruz. |
| 772 | der Standort (konum, işletmenin bulunduğu yer) Den Standort wählen wir so, dass öffentliche Verkehrsmittel gut erreichbar sind. — İşletmenin yerini toplu taşıma araçlarına kolayca ulaşılabilecek şekilde seçiyoruz. |
| 773 | stationär (yatarak tedaviye ilişkin; sabit, hareketsiz) Nach dem Eingriff wird der Patient zunächst stationär betreut, bevor er nach Hause zurückkehrt. — Müdahaleden sonra hasta evine dönmeden önce bir süre hastanede yatarak bakım görüyor. |
| 774 | stehen lassen (itiraz etmeden bırakmak; olduğu yerde bırakmak) Diese unbegründete Behauptung lassen wir nicht einfach stehen, sondern bitten um konkrete Belege. — Bu temelsiz iddiayı itiraz etmeden bırakmıyor, somut kanıtlar istiyoruz. |
| 775 | die Stellenbörse (iş ilanı platformu) Auf der Stellenbörse unserer Hochschule finden Absolventen Angebote für ihren Berufseinstieg. — Mezunlar, üniversitemizin iş ilanı platformunda kariyerlerine başlayabilecekleri işleri buluyor. |
| 776 | Stellung beziehen zu (görüş belirtmek, tavrını ortaya koymak) In der nächsten Sitzung beziehen wir Stellung zu den vorgeschlagenen Änderungen der Arbeitszeiten. — Bir sonraki toplantıda çalışma saatlerinde önerilen değişikliklere ilişkin görüşümüzü belirteceğiz. |
| 777 | das Stereotyp (kalıp yargı) Der Workshop regt dazu an, verbreitete Stereotype über verschiedene Berufsgruppen kritisch zu hinterfragen. — Atölye, farklı meslek gruplarına ilişkin yaygın kalıp yargıları eleştirel biçimde sorgulamaya teşvik ediyor. |
| 778 | der Steuerhinterzieher (vergi kaçıran kişi) Die Staatsanwaltschaft wirft dem mutmaßlichen Steuerhinterzieher vor, hohe Einnahmen verschwiegen zu haben. — Savcılık, vergi kaçırdığı iddia edilen kişiyi yüksek gelirlerini gizlemekle suçluyor. |
| 779 | steuern (yönetmek, yönlendirmek; araç kullanmak) Die Projektleiterin steuert die Zusammenarbeit, damit alle Abteilungen ihre Aufgaben rechtzeitig abschließen. — Proje yöneticisi, tüm birimler görevlerini zamanında bitirsin diye ortak çalışmayı yönlendiriyor. |
| 780 | das Stillschweigen (sessiz kalma, sır saklama) Über die internen Verhandlungen bewahren wir Stillschweigen, bis eine Einigung vorliegt. — Bir anlaşmaya varılana kadar kurum içi görüşmeleri gizli tutuyoruz. |
| 781 | Stoff aufnehmen (ders içeriğini öğrenmek, bilgiyi kavramak) Nach einem anstrengenden Arbeitstag kann Mehmet neuen Stoff nur noch langsam aufnehmen. — Yorucu bir iş gününden sonra Mehmet yeni ders içeriğini ancak yavaş yavaş kavrayabiliyor. |
| 782 | störanfällig (arızaya yatkın, sık bozulan) Die alte Anlage ist so störanfällig, dass wir regelmäßig Liefertermine verschieben müssen. — Eski sistem o kadar sık arızalanıyor ki teslimat tarihlerini düzenli olarak ertelemek zorunda kalıyoruz. |
| 783 | das Storytelling (hikâye anlatımı) Mit gezieltem Storytelling vermittelt das Museum komplexe historische Zusammenhänge auf anschauliche Weise. — Müze, hikâye anlatımından bilinçli olarak yararlanıp karmaşık tarihsel ilişkileri anlaşılır biçimde aktarıyor. |
| 784 | straffen (kısaltıp yoğunlaştırmak, daha verimli kılmak) Für die Präsentation straffen wir den Bericht, ohne wesentliche Ergebnisse wegzulassen. — Sunum için raporu, önemli sonuçları çıkarmadan daha kısa ve öz hâle getiriyoruz. |
| 785 | das Strafmaß (cezanın ağırlığı, ceza miktarı) Bei der Begründung des Strafmaßes berücksichtigt das Gericht die Umstände des Einzelfalls. — Mahkeme, cezanın ağırlığını gerekçelendirirken olayın özel koşullarını dikkate alıyor. |
| 786 | strafmündig (ceza sorumluluğu yaşına ulaşmış) Die Beraterin erläutert, ab welchem Alter Jugendliche strafmündig sind. — Danışman, gençlerin hangi yaşta ceza sorumluluğu taşıdığını açıklıyor. |
| 787 | strahlen (sevinçle parlamak; ışık saçmak) Als ihr die Anerkennung ihres Abschlusses bestätigt wurde, strahlte Ayşe vor Freude. — Diplomasının denkliği onaylandığında Ayşe’nin yüzü sevinçten parladı. |
| 788 | strapazierfähig (yoğun kullanıma dayanıklı) Für die Arbeitskleidung benötigen wir strapazierfähige Stoffe, die auch häufiges Waschen vertragen. — İş kıyafetleri için sık yıkamaya da dayanabilen, sağlam kumaşlara ihtiyacımız var. |
| 789 | die Strebsamkeit (çalışkanlık, başarma azmi) Die Dozentin lobt die Strebsamkeit der Studentin bei der Vorbereitung auf die Abschlussprüfung. — Öğretim görevlisi, öğrencinin bitirme sınavına hazırlanırken gösterdiği çalışkanlığı övüyor. |
| 790 | der Streifzug (kısa keşif gezisi, genel bakış) Bei einem Streifzug durch das Viertel entdecken wir eine kleine öffentliche Bibliothek. — Mahallede kısa bir keşif gezisi yaparken küçük bir halk kütüphanesi buluyoruz. |
| 791 | der Streik (grev) Wegen des angekündigten Streiks überlegen viele Beschäftigte, wie sie morgen zur Arbeit kommen. — Duyurulan grev nedeniyle birçok çalışan yarın işe nasıl gideceğini düşünüyor. |
| 792 | stur (inatçı, dik başlı) Du hältst stur an deinem Plan fest, obwohl er offensichtlich nicht funktioniert. — Planının açıkça işe yaramamasına rağmen inatla ondan vazgeçmiyorsun. |
| 793 | subsumieren (bir üst kavram altında toplamak) Die Studie subsumiert unterschiedliche Beschäftigungsformen unter den Oberbegriff „flexible Arbeit“. — Araştırma, farklı istihdam biçimlerini “esnek çalışma” üst başlığı altında topluyor. |
| 794 | der Sündenbock (günah keçisi) Nach dem gescheiterten Projekt wurde die neue Kollegin zu Unrecht zum Sündenbock gemacht. — Başarısız projeden sonra yeni iş arkadaşımız haksız yere günah keçisi ilan edildi. |
| 795 | die Synergie (birlikte çalışmanın sağladığı güç, sinerji) Beim Zusammenschluss wollen die beiden Beratungsstellen Synergien nutzen und ihre Verwaltungskosten senken. — İki danışmanlık merkezi, birleşirken sinerjiden yararlanıp idari giderlerini azaltmak istiyor. |
| 796 | der Synergieeffekt (iş birliğinden doğan ek fayda) Beim gemeinsamen Einkauf entsteht ein Synergieeffekt, weil größere Bestellungen die Stückkosten senken. — Ortak satın alım, büyük siparişler birim maliyetleri düşürdüğü için ek fayda sağlıyor. |
| 797 | das Synthetikgewebe (sentetik kumaş) Dieses Synthetikgewebe trocknet schnell und eignet sich daher besonders für leichte Sportkleidung. — Bu sentetik kumaş çabuk kuruduğu için özellikle hafif spor kıyafetlerine uygundur. |
“T” Harfi ile Başlayan Almanca C1 Kelimeleri
| Sıra No. | Almanca kelime, anlamı ve örnek cümle |
|---|---|
| 798 | tabu sein (yasak olmak, kabul edilmez olmak) Abwertende Bemerkungen über Kollegen sind in unserem Team grundsätzlich tabu. — İş arkadaşlarını küçümseyen sözler ekibimizde hiçbir şekilde kabul edilmez. |
| 799 | die Tarifgemeinschaft (ortak tarife birliği) In dieser Tarifgemeinschaft gilt ein gemeinsamer Fahrschein für Busse und Regionalzüge. — Bu ortak tarife birliğinde tek bilet otobüslerde ve bölgesel trenlerde geçerlidir. |
| 800 | der Tariflohn (toplu sözleşmeyle belirlenen ücret) Vor der Bewerbung erkundigt sich Emre nach dem Tariflohn für seine Berufsgruppe. — Emre, başvurmadan önce kendi meslek grubu için toplu sözleşmeyle belirlenen ücreti soruyor. |
| 801 | die Tarifrunde (toplu sözleşme görüşmeleri dönemi) In der nächsten Tarifrunde stehen bessere Arbeitsbedingungen für Pflegekräfte besonders im Mittelpunkt. — Gelecek toplu sözleşme görüşmeleri özellikle bakım çalışanlarının çalışma koşullarını iyileştirmeye odaklanacak. |
| 802 | der Tarifvertrag (toplu iş sözleşmesi) Unser Tarifvertrag sieht kürzere Arbeitszeiten vor, ohne dass die Vergütung sinkt. — Toplu iş sözleşmemiz, ücret düşmeden çalışma saatlerinin kısalmasını öngörüyor. |
| 803 | die Teilhabe (katılım, toplumsal hayata katılma) Barrierefreie Bildungsangebote erleichtern die gesellschaftliche Teilhabe von Menschen mit besonderen Bedürfnissen. — Engelsiz eğitim olanakları, özel ihtiyaçları olan kişilerin toplumsal hayata katılımını kolaylaştırır. |
| 804 | tendenziell (genellikle, eğilim olarak) Laut der Beraterin werden Entscheidungen in kleinen Betrieben tendenziell schneller getroffen. — Danışmana göre küçük işletmelerde kararlar genellikle daha hızlı alınıyor. |
| 805 | die Textilproduktion (tekstil üretimi) Bei der Textilproduktion achtet der Betrieb zunehmend auf einen sparsamen Umgang mit Wasser. — İşletme, tekstil üretiminde suyun tasarruflu kullanımına giderek daha fazla dikkat ediyor. |
| 806 | Theater machen wegen (bir şey yüzünden yaygara koparmak) Wegen einer kleinen Verspätung machte der Kunde am Empfang unnötig Theater. — Müşteri, küçük bir gecikme yüzünden resepsiyonda gereksiz yere yaygara kopardı. |
| 807 | todschick (çok şık) Die neue Jacke sieht todschick aus und passt perfekt zu deinen Schuhen. — Yeni ceket çok şık görünüyor ve ayakkabılarınla harika uyum sağlıyor. |
| 808 | toxisch wirken (zehirli etki göstermek) Bestimmte Stoffe können toxisch wirken, wenn sie durch unsachgemäße Entsorgung in die Umwelt gelangen. — Bazı maddeler, yanlış biçimde atılarak çevreye karıştığında zehirli etki gösterebilir. |
| 809 | tragfähig (sürdürülebilir, uygulanabilir; yük taşıyabilen) Für die langfristige Zusammenarbeit brauchen wir ein tragfähiges Konzept mit klar verteilten Verantwortlichkeiten. — Uzun vadeli iş birliği için sorumlulukları açıkça dağıtan, sürdürülebilir bir plana ihtiyacımız var. |
| 810 | die Transformation (dönüşüm) Die digitale Transformation verändert nicht nur technische Abläufe, sondern auch die Zusammenarbeit im Team. — Dijital dönüşüm yalnızca teknik süreçleri değil, ekip içi iş birliğini de değiştiriyor. |
| 811 | die Transition (geçiş, geçiş süreci) Die Transition vom Studium ins Berufsleben gelingt leichter mit gezielter Beratung und praktischer Erfahrung. — Öğrenimden iş hayatına geçiş, uygun danışmanlık ve uygulamalı deneyimle daha kolay gerçekleşir. |
| 812 | transparent (şeffaf, açık) Ein transparentes Auswahlverfahren hilft Bewerbern, die Entscheidung des Unternehmens besser nachzuvollziehen. — Şeffaf bir seçim süreci, adayların şirketin kararını daha iyi anlamasına yardımcı olur. |
| 813 | treffsicher (isabetli, yerinde) Mit ihrer treffsicheren Analyse benennt Elif die entscheidenden Schwachstellen unseres bisherigen Kurskonzepts. — Elif isabetli analiziyle mevcut kurs tasarımımızın temel zayıf noktalarını ortaya koyuyor. |
| 814 | die Treibhausgas-Emission (sera gazı salımı) Durch kürzere Transportwege lassen sich die Treibhausgas-Emissionen unseres Betriebs langfristig senken. — Taşıma mesafeleri kısaltılarak işletmemizin sera gazı salımları uzun vadede azaltılabilir. |
| 815 | der Trubel (koşuşturma, kalabalık ve hareketlilik) Nach dem Trubel am Bahnhof genießt Mehmet die Ruhe im fast leeren Zug. — Mehmet, istasyondaki koşuşturmanın ardından neredeyse boş trendeki sessizliğin tadını çıkarıyor. |
| 816 | tüfteln (kafa yorarak uğraşmak, çözüm aramak) Seit Tagen tüftelt Lukas an einer Lösung für das wiederkehrende technische Problem. — Lukas günlerdir tekrarlayan teknik sorun için bir çözüm üzerinde kafa yoruyor. |
| 817 | sich tummeln (bir arada hareket etmek, dolaşmak) Auf dem Campus tummeln sich zahlreiche Studierende, die Informationen über Auslandssemester suchen. — Kampüste, yurt dışında bir dönem okumayla ilgili bilgi arayan pek çok öğrenci dolaşıyor. |
“U” Harfi ile Başlayan Almanca C1 Kelimeleri
| Sıra No. | Almanca kelime, anlamı ve örnek cümle |
|---|---|
| 818 | um den heißen Brei herumreden (lafı dolandırmak, asıl konuya gelmemek) Rede nicht um den heißen Brei herum und sag mir endlich, was passiert ist! — Lafı dolandırma da artık ne olduğunu söyle! |
| 819 | der Umbruch (köklü değişim, dönüşüm dönemi) Der Umbruch in der Arbeitswelt verlangt neue Formen der beruflichen Weiterbildung. — İş dünyasındaki köklü değişim, mesleki gelişim eğitimlerinde yeni yaklaşımlar gerektiriyor. |
| 820 | umfangreich (kapsamlı, geniş) Für die Anerkennung ihres Abschlusses musste Ayşe umfangreiche Unterlagen übersetzen lassen. — Ayşe, diploma denkliği için çok sayıda belgeyi çevirtmek zorunda kaldı. |
| 821 | umgänglich (geçinmesi kolay, uyumlu) Der neue Kollege ist umgänglich und findet auch in schwierigen Situationen einen freundlichen Ton. — Yeni iş arkadaşımız uyumlu biri ve zor durumlarda bile nazik bir üslup kullanıyor. |
| 822 | umgehen mit (başa çıkmak, yaklaşmak, kullanmak) Wie gehen Sie mit Beschwerden um, die zunächst unbegründet erscheinen? — Başta temelsiz görünen şikâyetlere nasıl yaklaşıyorsunuz? |
| 823 | umgehend (derhâl, hemen) Bitte informieren Sie uns umgehend, sobald der Aufzug wieder funktioniert. — Asansör yeniden çalışır çalışmaz lütfen bize hemen haber verin. |
| 824 | unabdingbar (vazgeçilmez, mutlaka gerekli) Für eine verlässliche Übergabe ist die vollständige Dokumentation der Pflegemaßnahmen unabdingbar. — Güvenilir bir devir teslim için bakım işlemlerinin eksiksiz belgelenmesi şarttır. |
| 825 | die Unachtsamkeit (dikkatsizlik) Durch eine kurze Unachtsamkeit wurde die wichtige Nachricht an die falsche Adresse geschickt. — Anlık bir dikkatsizlik yüzünden önemli mesaj yanlış adrese gönderildi. |
| 826 | unberechenbar (öngörülemez, kestirilemez) Wegen unberechenbarer Lieferzeiten bestellen wir wichtige Ersatzteile lieber etwas früher. — Teslimat süreleri öngörülemediği için önemli yedek parçaları biraz daha erken sipariş ediyoruz. |
| 827 | unerheblich (önemsiz, dikkate alınmayacak kadar küçük) Für die Entscheidung ist unerheblich, ob die Unterlagen digital oder gedruckt vorliegen. — Belgelerin dijital veya basılı olması karar açısından önemsizdir. |
| 828 | unerlässlich (olmazsa olmaz, zorunlu) Regelmäßige Rückmeldungen sind unerlässlich, damit Auszubildende ihre Fortschritte realistisch einschätzen können. — Mesleki eğitim öğrencilerinin gelişimlerini gerçekçi değerlendirebilmesi için düzenli geri bildirim şarttır. |
| 829 | unerschwinglich (alım gücünü aşan, çok pahalı) Für mein knappes Budget sind selbst kleine Wohnungen im Zentrum unerschwinglich. — Kısıtlı bütçemle merkezdeki küçük daireleri bile karşılayamıyorum. |
| 830 | die Unfruchtbarkeit (kısırlık, üreme güçlüğü) Die Beratungsstelle unterstützt Menschen, die wegen Unfruchtbarkeit eine belastende Lebensphase durchlaufen. — Danışma merkezi, kısırlık nedeniyle zor bir dönemden geçen kişilere destek oluyor. |
| 831 | ungebrochen (azalmayan, kesintisiz) Trotz mehrerer Rückschläge bleibt Annas Interesse an einer beruflichen Weiterbildung ungebrochen. — Birkaç aksiliğe rağmen Anna’nın mesleki gelişim eğitimine ilgisi hiç azalmıyor. |
| 832 | ungefiltert (süzgeçten geçmeden, denetlenmeden) Im Podcast schildert die Autorin ihre Erfahrungen ungefiltert, auch die peinlichen. — Podcastte yazar, utandırıcı olanlar da dâhil deneyimlerini süzgeçten geçirmeden anlatıyor. |
| 833 | die Unmündigkeit (kendi kararlarını verememe, bağımlı bırakılma) Die ständige Bevormundung kann Menschen in Unmündigkeit halten, obwohl sie selbst entscheiden könnten. — Sürekli başkaları adına karar vermek, kendi kararlarını verebilen kişileri bile bağımlı tutabilir. |
| 834 | der Unmut (hoşnutsuzluk, rahatsızlık) Die kurzfristige Änderung des Dienstplans löste im gesamten Team erheblichen Unmut aus. — Vardiya planının son anda değiştirilmesi bütün ekipte ciddi bir hoşnutsuzluk yarattı. |
| 835 | unter Beweis stellen (kanıtlamak, ortaya koymak) Während des Praktikums konnte Emre seine organisatorischen Fähigkeiten unter Beweis stellen. — Emre staj sırasında organizasyon becerilerini ortaya koyabildi. |
| 836 | unter Druck geraten (baskı altına girmek) Durch die vielen kurzfristigen Anfragen gerät unser kleines Team zunehmend unter Druck. — Son anda gelen çok sayıda talep, küçük ekibimizi giderek artan bir baskı altına sokuyor. |
| 837 | unter Druck setzen (baskı yapmak, baskı altına almak) Die knappe Frist setzt die Beschäftigten unter Druck, dabei braucht sorgfältiges Arbeiten Zeit. — Kısa teslim süresi çalışanları baskı altına alıyor, oysa titiz çalışma zaman ister. |
| 838 | unter einen Hut bringen (bir arada yürütmek, bağdaştırmak) Wie bringst du deine Ausbildung und die Betreuung deiner Kinder unter einen Hut? — Mesleki eğitimini ve çocuklarının bakımını nasıl bir arada yürütüyorsun? |
| 839 | unter Generalverdacht stellen (topluca şüphe altında bırakmak) Ein einzelner Vorfall darf nicht dazu führen, alle Beschäftigten unter Generalverdacht zu stellen. — Tek bir olay, bütün çalışanların peşinen şüpheli sayılmasına yol açmamalıdır. |
| 840 | der Unterhalt (nafaka; bakım ve sürdürme giderleri) Nach der Trennung besprechen die Eltern den Unterhalt und teilen sich die Kinderbetreuung. — Ayrılıktan sonra ebeveynler nafakayı görüşüyor ve çocuk bakımını paylaşıyor. |
| 841 | unterlassen (kaçınmak, yapmamak) Bitte unterlassen Sie private Aufnahmen, solange sich andere Patienten im Wartebereich befinden. — Bekleme alanında başka hastalar varken lütfen fotoğraf veya video çekmeyin. |
| 842 | die Unterlassungserklärung (ihlali durdurma taahhütnamesi) Mit der Unterlassungserklärung verpflichtet sich der Anbieter, die beanstandete Werbung nicht mehr zu verwenden. — Hizmet sağlayıcı, ihlali durdurma taahhütnamesiyle itiraz edilen reklamı bir daha kullanmamayı taahhüt ediyor. |
| 843 | unterlaufen (farkında olmadan yapılmak; boşa çıkarmak) Bei der Übertragung der Daten ist mir leider ein Fehler unterlaufen. — Verileri aktarırken ne yazık ki farkında olmadan bir hata yaptım. |
| 844 | untermauern (kanıtlarla desteklemek, sağlamlaştırmak) Die Forscherin untermauert ihre These mit aktuellen Daten aus mehreren unabhängigen Untersuchungen. — Araştırmacı, tezini birkaç bağımsız araştırmadan elde edilen güncel verilerle destekliyor. |
| 845 | das Unternehmensleitbild (şirketin temel ilkeleri ve hedefleri) Im Unternehmensleitbild verpflichtet sich der Betrieb zu fairen Arbeitsbedingungen und nachhaltiger Produktion. — İşletme, temel ilkeler metninde adil çalışma koşulları ve sürdürülebilir üretim sözü veriyor. |
| 846 | sich unterordnen (tabi olmak, öncelik tanımak) Bei diesem Gemeinschaftsprojekt ordnen sich persönliche Interessen dem gemeinsamen Ziel unter. — Bu ortak projede kişisel çıkarlar ortak hedefin gerisinde tutuluyor. |
| 847 | untersagen (yasaklamak) Die Hausverwaltung untersagt das Abstellen von Fahrrädern im Flur, damit Fluchtwege frei bleiben. — Bina yönetimi, kaçış yollarını açık tutmak için koridora bisiklet bırakılmasını yasaklıyor. |
| 848 | unterscheiden (ayırt etmek, farkını belirlemek) Bitte unterscheiden Sie zwischen persönlichen Eindrücken und den tatsächlich belegbaren Ergebnissen der Studie. — Lütfen kişisel izlenimlerle araştırmanın gerçekten kanıtlanabilen sonuçlarını birbirinden ayırın. |
| 849 | unterschieben (haksızca isnat etmek, birinin üzerine atmak) Bitte schieben Sie mir keine Absichten unter, die ich nie geäußert habe. — Lütfen bana hiç dile getirmediğim niyetler yüklemeyin. |
| 850 | die Unterschiedlichkeit (farklılık, çeşitlilik) Die Unterschiedlichkeit der beiden Ansätze erschwert einen direkten Vergleich der Ergebnisse. — İki yaklaşım arasındaki farklılık, sonuçların doğrudan karşılaştırılmasını zorlaştırıyor. |
| 851 | unterstehen (bağlı olmak, denetimi altında bulunmak) Die neue Abteilung untersteht unmittelbar der Geschäftsleitung und berichtet ihr monatlich. — Yeni birim doğrudan şirket yönetimine bağlıdır ve her ay ona rapor verir. |
| 852 | der Unterzeichnerstaat (imzacı devlet) Im Seminar vergleichen wir, wie die Unterzeichnerstaaten das Umweltabkommen jeweils umsetzen. — Seminerde, imzacı devletlerin çevre anlaşmasını nasıl uyguladıklarını karşılaştırıyoruz. |
| 853 | untrüglich (yanılmaz, kesin) Die vielen Nachfragen sind ein untrügliches Zeichen für das Interesse an unserem Kurs. — Çok sayıda soru gelmesi, kursumuza duyulan ilginin kesin bir göstergesi. |
| 854 | unverschuldet (kendi kusuru olmadan, elinde olmadan) Durch die plötzliche Betriebsschließung gerieten viele Beschäftigte unverschuldet in finanzielle Schwierigkeiten. — İşletmenin aniden kapanmasıyla birçok çalışan kendi kusuru olmadan mali sıkıntıya düştü. |
| 855 | unzureichend (yetersiz) Die vorgelegten Unterlagen sind unzureichend, weshalb wir weitere Nachweise für die Anerkennung benötigen. — Sunulan belgeler yetersiz, bu yüzden denklik işlemi için ek belgelere ihtiyacımız var. |
| 856 | das Upcycling (atıkları daha değerli ürünlere dönüştürme) Beim Upcycling verwandeln die Teilnehmenden alte Stoffreste in praktische Taschen für den Alltag. — Katılımcılar, eski kumaş artıklarını günlük hayatta kullanabilecekleri çantalara dönüştürerek değerlendiriyor. |
| 857 | der Urheber (yaratıcı, eser sahibi) Vor der Veröffentlichung des Fotos bitten wir den Urheber um seine Zustimmung. — Fotoğrafı yayımlamadan önce eser sahibinden izin istiyoruz. |
| 858 | das Urheberrecht (telif hakkı) Dieses Foto lehnt die Redaktion ab, weil seine Nutzung gegen das Urheberrecht verstößt. — Yazı işleri, kullanımı telif hakkını ihlal ettiği için bu fotoğrafı reddediyor. |
| 859 | das Urteil (yargı, değerlendirme; mahkeme kararı) Nach einem einzigen Gespräch möchte ich mir noch kein endgültiges Urteil erlauben. — Tek bir görüşmeden sonra henüz kesin bir yargıya varmak istemiyorum. |
“V” Harfi ile Başlayan Almanca C1 Kelimeleri
| Sıra No. | Almanca kelime, anlamı ve örnek cümle |
|---|---|
| 860 | vakant (boş, henüz doldurulmamış) Die Stelle in der Buchhaltung ist seit dem Weggang unserer Kollegin vakant. — İş arkadaşımızın ayrılmasından beri muhasebedeki kadro boş. |
| 861 | die Vakanzzeit (kadronun boş kaldığı süre) Lange Vakanzzeiten belasten das Team, weil offene Aufgaben auf wenige Beschäftigte verteilt werden. — Kadroların uzun süre boş kalması ekibi yoruyor, çünkü bekleyen işler az sayıda çalışana dağıtılıyor. |
| 862 | variantenreich (çok çeşitli, farklı seçenekler içeren) Das variantenreiche Kursangebot ermöglicht Berufstätigen eine zu ihren Arbeitszeiten passende Weiterbildung. — Çok çeşitli kurs seçenekleri, çalışanların kendi çalışma saatlerine uyan bir eğitim almasını sağlıyor. |
| 863 | variationsfreudig (çeşitlilikten hoşlanan, farklı denemelere açık) Unsere variationsfreudige Köchin entwickelt regelmäßig neue Gerichte mit regionalen Zutaten für die Kantine. — Çeşitliliği seven aşçımız, yemekhane için düzenli olarak yöresel malzemelerle yeni yemekler geliştiriyor. |
| 864 | vehement (şiddetle, kuvvetle) Die Beschäftigten widersprechen dem Vorschlag vehement, weil er ihre Pausenzeiten deutlich verkürzen würde. — Çalışanlar, mola sürelerini belirgin biçimde kısaltacağı için öneriye kuvvetle karşı çıkıyor. |
| 865 | verallgemeinern (genellemek) Hier verallgemeinert die Studie Einzelfälle, obwohl dafür eine breitere Datengrundlage nötig wäre. — Araştırma burada, bunun için daha geniş bir veri seti gerektiği hâlde tekil vakalardan genelleme yapıyor. |
| 866 | verankert in (yerleşmiş, kök salmış) Die Verantwortung für nachhaltiges Handeln ist fest in unserem Unternehmensleitbild verankert. — Sürdürülebilir davranma sorumluluğu, şirketimizin temel ilkelerinin ayrılmaz bir parçasıdır. |
| 867 | die Verankerung (yerleştirme, kalıcı biçimde benimsetme) Die Verankerung regelmäßiger Rückmeldungen im Arbeitsalltag verbessert die Zusammenarbeit langfristig. — Düzenli geri bildirimin iş hayatına yerleşmesi, iş birliğini uzun vadede iyileştirir. |
| 868 | verbal (sözlü, sözel) Neben der verbalen Kommunikation beeinflussen auch Gestik und Mimik den Verlauf eines Gesprächs. — Sözlü iletişimin yanı sıra jestler ve mimikler de bir konuşmanın gidişatını etkiler. |
| 869 | die Verbindlichkeit (bağlayıcılık; borç, yükümlülük) Vor der Unterschrift klären wir die Verbindlichkeit der mündlich getroffenen Absprachen. — İmzadan önce sözlü anlaşmaların bağlayıcılığını açıklığa kavuşturuyoruz. |
| 870 | der Verbleib (nerede olduğu, nerede kaldığı) Können Sie uns Auskunft über den Verbleib der eingereichten Originalunterlagen geben? — Teslim edilen belgelerin asıllarının nerede olduğunu bize söyleyebilir misiniz? |
| 871 | verblüffen (şaşırtmak, hayrete düşürmek) Die unerwartet einfache Lösung verblüfft das Team nach wochenlanger Suche nach Alternativen. — Haftalarca alternatif arayan ekip, beklenmedik derecede basit çözüme hayret ediyor. |
| 872 | der Verdienst (kazanç, ücret geliri) Mit ihrem monatlichen Verdienst kann Elif ihre Miete und den Sprachkurs finanzieren. — Elif, aylık kazancıyla kirasını ve dil kursunu karşılayabiliyor. |
| 873 | verdutzt (şaşkın, afallamış) Der Kunde blickte verdutzt, als wir ihm die zusätzlichen Gebühren erläuterten. — Ek ücretleri açıkladığımızda müşteri şaşkın şaşkın baktı. |
| 874 | die Vereinbarkeit (bir arada yürütülebilirlik, uyumluluk) Wie lässt sich die Vereinbarkeit eines Vollzeitstudiums mit der Pflege Angehöriger verbessern? — Tam zamanlı üniversite eğitimiyle yakınların bakımını bir arada yürütmek nasıl kolaylaştırılabilir? |
| 875 | die Vereinheitlichung (tek biçime getirme, standartlaştırma) Die Vereinheitlichung unserer Formulare erleichtert Kunden das Ausfüllen und Mitarbeitenden die Bearbeitung. — Formları standartlaştırmak, müşterilerin doldurmasını ve çalışanların işleme almasını kolaylaştırıyor. |
| 876 | die Verfeinerung (iyileştirme, incelik kazandırma) Die Verfeinerung des Konzepts erfolgt anhand der Rückmeldungen aus den ersten Schulungen. — İlk eğitimlerden gelen geri bildirimlere göre tasarım daha da geliştiriliyor. |
| 877 | die Verflechtung (iç içe geçme, karşılıklı bağlantı) Die enge Verflechtung von Wohnen und Mobilität erfordert eine abgestimmte Stadtplanung. — Barınma ve ulaşımın birbiriyle sıkı bağlantısı, uyum içinde yürütülen bir kent planlaması gerektirir. |
| 878 | verführen (cezbetmek, ayartmak) Die auffällige Werbung verführt manche Kunden zu Käufen, die sie eigentlich nicht geplant hatten. — Dikkat çekici reklam, bazı müşterileri aslında planlamadıkları ürünleri almaya özendiriyor. |
| 879 | die Vergabe (tahsis etme, verme; ihale etme) Bei der Vergabe von Ausbildungsplätzen achten wir auf transparente Kriterien und gleiche Chancen. — Mesleki eğitim yerlerini dağıtırken şeffaf ölçütlere ve fırsat eşitliğine dikkat ediyoruz. |
| 880 | vergüten (ücret ödemek, karşılığını ödemek) Wie vergütet Ihr Unternehmen Überstunden, wenn besonders viele Aufträge eingehen? — Çok sayıda sipariş geldiğinde şirketiniz fazla mesailerin karşılığını nasıl ödüyor? |
| 881 | die Vergütung (ücret, emek karşılığı ödeme) Neben der Vergütung spielen auch Weiterbildungsmöglichkeiten bei der Wahl einer Ausbildungsstelle eine Rolle. — Mesleki eğitim yeri seçiminde ücretin yanında gelişim olanakları da rol oynar. |
| 882 | der Verhaltenskodex (davranış kuralları) Unser Verhaltenskodex beschreibt, wie wir respektvoll mit Kunden und Kollegen umgehen sollen. — Davranış kurallarımız, müşterilere ve iş arkadaşlarına nasıl saygılı davranmamız gerektiğini açıklıyor. |
| 883 | der Verkaufserlös (satış geliri) Der Verkaufserlös aus den selbst genähten Taschen fließt vollständig in unser gemeinsames Gartenprojekt. — Kendi diktiğimiz çantaların satış geliri bütünüyle ortak bahçe projemize aktarılıyor. |
| 884 | verkennen (yanlış değerlendirmek, farkına varamamak) Die Leitung verkennt die Belastung des Teams, wenn sie zusätzliche Aufgaben ohne Unterstützung verteilt. — Yönetim, destek sağlamadan ek görevler dağıttığında ekibin yükünü yanlış değerlendiriyor. |
| 885 | die Vermarktung (pazarlama) Für die Vermarktung regionaler Produkte entwickelt unser Team eine verständliche und glaubwürdige Botschaft. — Ekibimiz, yöresel ürünlerin pazarlanması için anlaşılır ve inandırıcı bir mesaj geliştiriyor. |
| 886 | vernetzen (ağ içinde bağlantı kurmak, birbirine bağlamak) Bei der Konferenz vernetzen wir junge Fachkräfte mit erfahrenen Kollegen. — Konferansta genç uzmanlarla deneyimli meslektaşları arasında bağlantı kuruyoruz. |
| 887 | die Vernetzung (ağ oluşturma, bağlantılar kurma) Die Vernetzung verschiedener Beratungsstellen erleichtert Ratsuchenden den Zugang zu passenden Unterstützungsangeboten. — Farklı danışma merkezleri arasında ağ kurulması, destek arayanların uygun hizmetlere erişimini kolaylaştırır. |
| 888 | die Verödung (ıssızlaşma, canlılığını yitirme) Durch die Schließung vieler Geschäfte droht unserem Ortszentrum eine zunehmende Verödung. — Birçok dükkânın kapanmasıyla kent merkezimiz giderek ıssızlaşma tehlikesiyle karşı karşıya. |
| 889 | die Verordnung (yönetmelik, düzenleyici karar; reçete) Vor der Umsetzung lesen wir die neue Verordnung zum Umgang mit betrieblichen Abfällen sorgfältig. — Uygulamaya geçmeden önce işletme atıklarıyla ilgili yeni yönetmeliği dikkatle okuyoruz. |
| 890 | die Versalzung (tuzlanma) Die zunehmende Versalzung der Böden erschwert den Anbau vieler Pflanzen in dieser Region. — Toprakların giderek tuzlanması, bu bölgede birçok bitkinin yetiştirilmesini zorlaştırıyor. |
| 891 | der Versand (gönderim, sevkiyat) Vor dem Versand überprüft das Lagerteam, ob sämtliche bestellten Artikel sicher verpackt sind. — Depo ekibi, gönderimden önce sipariş edilen bütün ürünlerin güvenli biçimde paketlendiğini kontrol ediyor. |
| 892 | verschmelzen (kaynaşmak, birleşmek) Im neuen Konzept verschmelzen Sprachunterricht und berufliche Praxis zu einem gemeinsamen Lernangebot. — Yeni eğitim tasarımında dil öğretimiyle mesleki uygulama tek bir programda birleşiyor. |
| 893 | sich verschreiben (kendini adamak; yazarken hata yapmak) Unser Verein verschreibt sich der Förderung junger Menschen beim Einstieg ins Berufsleben. — Derneğimiz kendini gençlerin iş hayatına başlamasını desteklemeye adamıştır. |
| 894 | die Verschwendung (israf, savurganlık) Eine bessere Planung der Einkäufe verringert die Verschwendung von Lebensmitteln in unserer Kantine. — Alışverişin daha iyi planlanması yemekhanemizdeki gıda israfını azaltır. |
| 895 | die Verschwiegenheitspflicht (sır saklama yükümlülüğü) Aufgrund ihrer Verschwiegenheitspflicht darf die Mitarbeiterin keine persönlichen Angaben über Patienten weitergeben. — Çalışan, sır saklama yükümlülüğü nedeniyle hastaların kişisel bilgilerini paylaşamaz. |
| 896 | der Verstand (akıl, anlama yetisi) Bei aller Begeisterung für die Idee brauchen wir auch einen klaren Verstand. — Fikre ne kadar heveslensek de aklımızı da kullanmamız gerekiyor. |
| 897 | die Verständigung (anlaşma, iletişim kurma) Trotz unterschiedlicher Sprachkenntnisse gelingt die Verständigung im Team durch klare Absprachen meist gut. — Dil düzeyleri farklı olsa da net anlaşmalar sayesinde ekipte iletişim genellikle iyi işliyor. |
| 898 | verstören (tedirgin etmek, huzursuz etmek) Die drastischen Szenen des Films können empfindliche Zuschauer verstören. — Filmin sert sahneleri hassas izleyicileri tedirgin edebilir. |
| 899 | der Verstoß (ihlal, kurala aykırı davranış) Ein Verstoß gegen die Hausordnung sollte zunächst ruhig mit den Beteiligten besprochen werden. — Apartman kurallarının ihlali önce ilgili kişilerle sakince görüşülmelidir. |
| 900 | verstoßen gegen (aykırı davranmak, ihlal etmek) Mit der Weitergabe vertraulicher Kundendaten verstößt der Mitarbeiter gegen unsere internen Regeln. — Çalışan, gizli müşteri bilgilerini paylaşarak kurum içi kurallarımızı ihlal ediyor. |
| 901 | der Verteiler (dağıtım listesi) Bitte nehmen Sie die neue Kollegin in den Verteiler für interne Fortbildungen auf. — Lütfen yeni iş arkadaşımızı kurum içi eğitimlerin dağıtım listesine ekleyin. |
| 902 | vertikal verlaufen (dikey uzanmak, dikey ilerlemek) Die Leitungen verlaufen vertikal durch das Gebäude und verbinden die einzelnen Stockwerke miteinander. — Hatlar bina boyunca dikey uzanarak katları birbirine bağlıyor. |
| 903 | die Verträglichkeit (uyumluluk; tolere edilebilirlik) Vor dem Einsatz prüfen wir die Verträglichkeit des Reinigungsmittels mit empfindlichen Oberflächen. — Kullanmadan önce temizlik maddesinin hassas yüzeylerle uyumluluğunu kontrol ediyoruz. |
| 904 | vertraut sein mit (aşina olmak, iyi bilmek) Sind Sie bereits mit den Abläufen unserer elektronischen Patientenverwaltung vertraut? — Elektronik hasta yönetim sistemimizin işleyişine zaten aşina mısınız? |
| 905 | die Vertretung (yerine bakma, vekâlet etme; temsil) Während Annas Urlaub übernimmt Mehmet die Vertretung und betreut ihre laufenden Projekte. — Anna tatildeyken Mehmet onun yerine bakıyor ve devam eden projelerini yürütüyor. |
| 906 | der Vertrieb (satış ve dağıtım) Unser Vertrieb arbeitet eng mit der Produktion zusammen, um verlässliche Lieferzusagen zu machen. — Satış ve dağıtım birimimiz, güvenilir teslimat taahhütleri vermek için üretim birimiyle yakın iş birliği yapıyor. |
| 907 | der Vertriebsweg (satış kanalı, dağıtım kanalı) Über welchen Vertriebsweg erreichen wir Kunden, die bisher nicht online einkaufen? — Şimdiye kadar internetten alışveriş yapmayan müşterilere hangi satış kanalıyla ulaşabiliriz? |
| 908 | verunglimpfen (karalamak, kötülemek) Im Forum verunglimpft ein Teilnehmer seine Kritiker, statt auf ihre Argumente einzugehen. — Forumda bir katılımcı, eleştirilerdeki gerekçelere yanıt vermek yerine kendisini eleştirenleri karalıyor. |
| 909 | die Verwarnung (uyarı, ihtar) Nach wiederholten Beschwerden erhielt der Fahrer eine Verwarnung wegen unerlaubten Parkens. — Tekrarlanan şikâyetlerin ardından sürücü, yasak yere park ettiği için uyarı aldı. |
| 910 | verwehren (izin vermemek, mahrum bırakmak) Wegen fehlender Anmeldung wurde den Besuchern der Zutritt zum Schulungsbereich verwehrt. — Kayıtları olmadığı için ziyaretçilerin eğitim alanına girişine izin verilmedi. |
| 911 | verwerfen (reddetmek, elemek, gözden çıkarmak) Nach eingehender Prüfung verwirft das Team den Vorschlag, weil die Kosten zu hoch wären. — Ekip, ayrıntılı incelemeden sonra maliyetler çok yüksek olacağı için öneriyi reddediyor. |
| 912 | die Verwertung (değerlendirme, yararlanma, geri kazanım) Die Hochschule will die kommerzielle Verwertung ihrer Forschungsergebnisse vertraglich klar regeln. — Üniversite, araştırma sonuçlarının ticari olarak değerlendirilmesini sözleşmeyle açıkça düzenlemek istiyor. |
| 913 | die Vielfalt (çeşitlilik) Die Vielfalt der beruflichen Erfahrungen hilft unserem Team, neue Lösungen zu entwickeln. — Mesleki deneyimlerin çeşitliliği, ekibimizin yeni çözümler geliştirmesine yardımcı oluyor. |
| 914 | die Vollmacht (vekâletname, yetki belgesi) Mit einer schriftlichen Vollmacht kann Anna bestimmte Angelegenheiten für ihre Mutter erledigen. — Anna yazılı bir vekâletnameyle annesinin bazı işlerini halledebilir. |
| 915 | Vollmacht vorweisen (vekâletname göstermek, yetki belgesi sunmak) Bitte weisen Sie eine gültige Vollmacht vor, bevor wir Ihnen die Unterlagen aushändigen. — Belgeleri size teslim etmeden önce lütfen geçerli bir vekâletname gösterin. |
| 916 | vollumfänglich (tamamen, bütünüyle) Die vereinbarten Leistungen wurden vollumfänglich erbracht, weshalb die Rechnung nun freigegeben werden kann. — Kararlaştırılan hizmetler bütünüyle verildiği için fatura artık onaylanabilir. |
| 917 | von Grund auf (baştan sona, temelden) Nach dem Wasserschaden musste die Familie ihre Küche von Grund auf erneuern. — Su hasarından sonra aile mutfağını baştan sona yenilemek zorunda kaldı. |
| 918 | von Hand erfolgen (elle yapılmak) Die abschließende Qualitätsprüfung erfolgt von Hand, damit auch kleine Unregelmäßigkeiten auffallen. — Küçük düzensizliklerin de fark edilmesi için son kalite kontrolü elle yapılıyor. |
| 919 | vor sich hin vegetieren (amaçsızca yaşayıp gitmek) Seit ich das Studium abgebrochen habe, vegetiere ich nur noch vor mich hin. — Üniversiteyi bıraktığımdan beri sadece amaçsızca yaşayıp gidiyorum. |
| 920 | vorab (önceden, peşinen) Bitte senden Sie uns Ihre Fragen vorab, damit wir das Gespräch gezielt vorbereiten können. — Görüşmeye hazırlanmamız için lütfen sorularınızı bize önceden gönderin. |
| 921 | voreilig (aceleci, erken verilmiş) Eine voreilige Zusage wäre riskant, solange die Finanzierung des Projekts noch unklar ist. — Projenin finansmanı henüz belirsizken aceleyle onay vermek riskli olur. |
| 922 | der Vorfall (olay, yaşanan durum) Der Vorfall mit dem defekten Aufzug veranlasst das Team, strengere Sicherheitskontrollen zu fordern. — Bozuk asansörle yaşanan olay, ekibi daha sıkı güvenlik kontrolleri talep etmeye yöneltiyor. |
| 923 | vorgefasst (önceden oluşmuş, peşin) Im Forum verteidigt der Teilnehmer seine vorgefasste Meinung trotz gegenteiliger Erfahrungsberichte. — Forumda katılımcı, aksi yöndeki deneyim yazılarına rağmen peşin fikrini savunuyor. |
| 924 | das Vorhaben (plan, tasarı, girişim) Für unser Vorhaben suchen wir Partner, die Erfahrung mit beruflicher Weiterbildung haben. — Planımız için mesleki gelişim eğitimi konusunda deneyimli ortaklar arıyoruz. |
| 925 | Vorhersage treffen über (hakkında öngörüde bulunmak) Ohne aktuelle Daten können wir kaum verlässliche Vorhersagen über die Nachfrage treffen. — Güncel veriler olmadan talep hakkında güvenilir öngörülerde bulunmamız pek mümkün değil. |
| 926 | vorhersehbar (öngörülebilir, tahmin edilebilir) Die Verzögerung war vorhersehbar, weil mehrere erforderliche Genehmigungen noch nicht vorlagen. — Gerekli izinlerden birkaçı henüz alınmadığı için gecikme öngörülebilirdi. |
| 927 | der Vorrat (stok, erzak, rezerv) Damit der Betrieb weiterläuft, halten wir einen kleinen Vorrat an wichtigen Ersatzteilen bereit. — İşletmenin çalışmaya devam etmesi için önemli yedek parçalardan küçük bir stok bulunduruyoruz. |
| 928 | vorschnell (aceleyle, yeterince düşünmeden) Beurteilen Sie die Bewerbung nicht vorschnell, sondern berücksichtigen Sie auch praktische Erfahrungen. — Başvuruyu aceleyle değerlendirmeyin; uygulamalı deneyimleri de dikkate alın. |
| 929 | vorschreiben (zorunlu tutmak, kural olarak belirlemek) Die Hausordnung schreibt vor, dass der gemeinsame Flur jederzeit frei bleiben muss. — Apartman kuralları, ortak koridorun her zaman boş tutulmasını zorunlu kılar. |
| 930 | die Vorsorge (önleyici tedbir, geleceğe hazırlık) Die Stadt trifft Vorsorge für künftige Hitzesommer und pflanzt mehr schattenspendende Bäume. — Belediye, ileride yaşanacak aşırı sıcak yazlara karşı önlem alıyor ve daha fazla gölge veren ağaç dikiyor. |
| 931 | die Vorstandsvorsitzende (yönetim kurulu başkanı (kadın)) Die Vorstandsvorsitzende erläutert den Mitgliedern, welche Ziele der Verein im kommenden Jahr verfolgt. — Yönetim kurulu başkanı, derneğin gelecek yıl hangi hedefler doğrultusunda çalışacağını üyelere açıklıyor. |
| 932 | das Vorurteil (ön yargı) Seit unserem Gespräch hinterfrage ich mein Vorurteil gegenüber der Arbeit im Homeoffice. — Konuşmamızdan beri evden çalışmaya ilişkin ön yargımı sorguluyorum. |
| 933 | Vorurteile abbauen (ön yargıları azaltmak, ön yargıları gidermek) Durch gemeinsame Projekte bauen wir Vorurteile ab und lernen unterschiedliche Perspektiven kennen. — Ortak projelerle ön yargıları azaltıyor ve farklı bakış açılarını tanıyoruz. |
| 934 | votieren für/gegen (lehine veya aleyhine oy vermek) Nach der Diskussion votiert die Mehrheit für eine Verlängerung des gemeinsamen Projekts. — Tartışmanın ardından çoğunluk ortak projenin uzatılması lehine oy veriyor. |
“W” Harfi ile Başlayan Almanca C1 Kelimeleri
| Sıra No. | Almanca kelime, anlamı ve örnek cümle |
|---|---|
| 935 | die Waldbrandgefahr (orman yangını tehlikesi) Wegen der anhaltenden Trockenheit weist die Gemeinde auf die erhöhte Waldbrandgefahr hin. — Belediye, süren kuraklık nedeniyle artan orman yangını tehlikesine dikkat çekiyor. |
| 936 | der Wandel (değişim, dönüşüm) Der gesellschaftliche Wandel zeigt sich auch darin, wie Familien ihren Alltag organisieren. — Toplumsal değişim, ailelerin günlük hayatlarını nasıl düzenlediklerinde de görülüyor. |
| 937 | die Warendisposition (ürün tedarik planlaması, stok yönetimi) Eine sorgfältige Warendisposition verhindert, dass beliebte Artikel ausgerechnet am Wochenende fehlen. — Özenli stok yönetimi, sevilen ürünlerin tam da hafta sonunda tükenmesini önler. |
| 938 | wegbrechen (aniden kaybolmak, çökmek) Mit dem Verlust eines Großkunden bricht dem kleinen Betrieb ein wichtiger Umsatzanteil weg. — Büyük bir müşterisini kaybeden küçük işletme, cirosunun önemli bir bölümünü bir anda yitiriyor. |
| 939 | die Weltmarktschwankung (dünya piyasasındaki dalgalanma) Weltmarktschwankungen erschweren die langfristige Planung, weil sich Rohstoffpreise kurzfristig stark verändern können. — Dünya piyasasındaki dalgalanmalar, ham madde fiyatları hızla değişebildiği için uzun vadeli planlamayı zorlaştırır. |
| 940 | weltumspannend (dünyanın her yerine yayılan) Dank eines weltumspannenden Netzwerks kann unser Institut Messdaten aus vielen Ländern vergleichen. — Dünyanın her yerine yayılan bir ağ sayesinde enstitümüz birçok ülkeden gelen ölçüm verilerini karşılaştırabiliyor. |
| 941 | der Werbeetat (reklam bütçesi) Mit einem begrenzten Werbeetat konzentriert sich der Betrieb auf wenige sorgfältig ausgewählte Maßnahmen. — İşletme, sınırlı reklam bütçesiyle özenle seçilmiş az sayıda faaliyete odaklanıyor. |
| 942 | das Werbemittel (reklam aracı, tanıtım malzemesi) Welche Werbemittel eignen sich besonders, um neue Kunden für unsere Beratungsangebote zu gewinnen? — Danışmanlık hizmetlerimize yeni müşteriler çekmek için hangi reklam araçları özellikle uygun? |
| 943 | die Werbewirksamkeit (reklamın etkisi, reklam etkinliği) Die Werbewirksamkeit unserer Kampagne messen wir anhand der eingehenden Anfragen und Anmeldungen. — Kampanyamızdaki reklamların etkisini gelen bilgi taleplerine ve kayıtlara göre ölçüyoruz. |
| 944 | der Werkstoff (üretimde kullanılan malzeme) Bei der Auswahl des Werkstoffs berücksichtigen wir Haltbarkeit, Gewicht und Möglichkeiten zur Wiederverwertung. — Üretim malzemesini seçerken dayanıklılığı, ağırlığı ve geri kazanım olanaklarını dikkate alıyoruz. |
| 945 | der Wert (değer; ölçüm değeri) Der Wert dieser Weiterbildung liegt vor allem in den unmittelbar nutzbaren praktischen Kenntnissen. — Bu eğitim, özellikle hemen kullanılabilen uygulamalı bilgiler sunduğu için değerli. |
| 946 | die Wertschätzung (takdir, değer verme) Für mich zeigt sich Wertschätzung weniger in Lob als in fairen Arbeitsbedingungen. — Bana göre değer verme, övgüden çok adil çalışma koşullarında kendini gösterir. |
| 947 | die Wertschöpfung (katma değer yaratma) Durch die Weiterverarbeitung regionaler Rohstoffe bleibt mehr Wertschöpfung in unserer Region. — Yöresel ham maddelerin işlenmesi sayesinde bölgemizde daha fazla katma değer kalıyor. |
| 948 | die Wertschöpfungskette (değer zinciri) Wir prüfen die gesamte Wertschöpfungskette, um unnötige Transportwege und Materialverluste zu erkennen. — Gereksiz taşıma mesafelerini ve malzeme kayıplarını saptamak için tüm değer zincirini inceliyoruz. |
| 949 | der wertungsfreie Stil (yargı içermeyen üslup, tarafsız anlatım) Ein wertungsfreier Stil hilft uns, Beobachtungen klar von persönlichen Einschätzungen zu trennen. — Yargı içermeyen bir üslup, gözlemlerimizi kişisel değerlendirmelerden açıkça ayırmamıza yardımcı olur. |
| 950 | das Wesensmerkmal (temel özellik, ayırt edici özellik) Der Bericht nennt die Verbindung von Theorie und Praxis als Wesensmerkmal dieser Weiterbildung. — Rapor, teoriyle uygulama arasındaki bağı bu eğitimin temel özelliği olarak belirtiyor. |
| 951 | der Wesenszug (karakter özelliği, belirgin özellik) Geduld gehört zu ihren Wesenszügen, deshalb übernimmt sie die besonders schwierigen Beratungsgespräche. — Sabır onun karakter özelliklerinden biri, bu yüzden özellikle zor danışmanlık görüşmelerini üstleniyor. |
| 952 | der Widerruf (cayma, geri çekme) Der Kunde beschwert sich, dass er trotz des Widerrufs seiner Einwilligung weiterhin Werbenachrichten erhält. — Müşteri, onayını geri çekmesine rağmen hâlâ reklam mesajları aldığından şikâyet ediyor. |
| 953 | widerrufen (geri çekmek, caymak) Die Kundin widerruft ihre Zustimmung zur Nutzung ihrer Daten für Werbezwecke. — Müşteri, bilgilerinin reklam amacıyla kullanılmasına verdiği onayı geri çekiyor. |
| 954 | das Widerrufsrecht (cayma hakkı) Haben Sie sich vor der Bestellung über Ihr Widerrufsrecht informiert? — Sipariş vermeden önce cayma hakkınızla ilgili bilgi edindiniz mi? |
| 955 | widerspiegeln (yansıtmak) Die Rückmeldungen spiegeln wider, wie unterschiedlich die Teilnehmenden unser neues Kursangebot wahrnehmen. — Geri bildirimler, katılımcıların yeni kursumuzu ne kadar farklı algıladıklarını yansıtıyor. |
| 956 | Widerspruch einlegen gegen (itirazda bulunmak) Gegen den Bescheid legt Ayşe Widerspruch ein, weil wichtige Nachweise nicht berücksichtigt wurden. — Ayşe, önemli belgeler dikkate alınmadığı için karara itiraz ediyor. |
| 957 | der Widerstand (direnç, karşı koyma) Der neue Dienstplan stößt auf Widerstand, weil die Beschäftigten nicht rechtzeitig einbezogen wurden. — Yeni vardiya planı, çalışanlar sürece zamanında dâhil edilmediği için dirençle karşılaşıyor. |
| 958 | widerstandsfähig (dayanıklı, dirençli) Diese Pflanzen sind widerstandsfähig gegen Trockenheit und eignen sich für unseren sonnigen Innenhof. — Bu bitkiler kuraklığa dayanıklıdır ve güneş alan avlumuz için uygundur. |
| 959 | die Wiederverwertung (geri kazanım, yeniden değerlendirme) Die Wiederverwertung alter Baustoffe verringert den Bedarf an neuen Rohstoffen bei der Renovierung. — Eski yapı malzemelerinin yeniden değerlendirilmesi, yenilemede yeni ham madde ihtiyacını azaltır. |
| 960 | die Willenserklärung (irade beyanı) Im Seminar besprechen wir, welche Bedeutung eine Willenserklärung beim Abschluss eines Vertrags hat. — Seminerde, sözleşme yaparken irade beyanının önemini tartışıyoruz. |
| 961 | wirtschaften (kaynakları yönetmek, bütçeyi idare etmek) Mit begrenzten Mitteln muss unser Verein besonders sparsam wirtschaften, um alle Angebote aufrechtzuerhalten. — Derneğimiz tüm hizmetlerini sürdürebilmek için sınırlı kaynaklarını özellikle idareli kullanmak zorunda. |
| 962 | wissbegierig (öğrenmeye meraklı, bilgiye aç) Die wissbegierige Auszubildende fragt nach, bis sie den technischen Ablauf vollständig verstanden hat. — Öğrenmeye meraklı mesleki eğitim öğrencisi, teknik süreci tam anlayana kadar soru soruyor. |
| 963 | das Wohlergehen (esenlik, iyilik hâli) Bei der Planung der Schichten berücksichtigen wir das Wohlergehen der Beschäftigten und ihrer Familien. — Vardiyaları planlarken çalışanların ve ailelerinin iyilik hâlini dikkate alıyoruz. |
| 964 | der Wohlfahrtsverband (sosyal yardım kuruluşları birliği) Ein örtlicher Wohlfahrtsverband unterstützt Familien bei der Suche nach passenden Beratungsangeboten. — Yerel bir sosyal yardım kuruluşları birliği, ailelere uygun danışmanlık hizmetleri bulmaları için destek oluyor. |
| 965 | wohlverdient (hak edilmiş) Nach dem erfolgreichen Abschluss ihrer Ausbildung freut sich Elif auf eine wohlverdiente Pause. — Elif, mesleki eğitimini başarıyla bitirdikten sonra hak ettiği molayı heyecanla bekliyor. |
| 966 | das Wort ergreifen (söz almak) In der Diskussion ergreift Jonas das Wort und schlägt einen Kompromiss vor. — Jonas tartışmada söz alıp bir uzlaşma öneriyor. |
| 967 | das Wort erteilen (konuşma sırası vermek, söz hakkı vermek) Nach der Einführung erteilt die Moderatorin der neuen Kollegin das Wort. — Açılışın ardından moderatör sözü yeni iş arkadaşımıza veriyor. |
| 968 | der Wortlaut (bir metnin tam ifadesi) Bitte prüfen Sie den genauen Wortlaut der Vereinbarung, bevor Sie weitere Zusagen machen. — Yeni taahhütlerde bulunmadan önce lütfen anlaşmada tam olarak ne yazdığını kontrol edin. |
| 969 | wünschenswert (arzu edilen, olması istenen) Eine frühzeitige Rückmeldung wäre wünschenswert, damit wir die nächsten Schritte verlässlich planen können. — Sonraki adımları güvenilir biçimde planlayabilmemiz için erken geri bildirim verilmesi iyi olur. |
| 970 | würdigen (takdir etmek, değerini teslim etmek) Bei der Abschlussfeier würdigt die Leiterin das Engagement aller ehrenamtlichen Helfer. — Kapanış töreninde yönetici, bütün gönüllülerin özverili çalışmasını takdir ediyor. |
| 971 | die Würdigung (takdir, değerini teslim etme) Die öffentliche Würdigung ihrer Arbeit motivierte die Kollegin, das anspruchsvolle Projekt weiterzuführen. — Çalışmasının herkesin önünde takdir edilmesi, iş arkadaşımızı zorlu projeyi sürdürmeye teşvik etti. |
“Z” Harfi ile Başlayan Almanca C1 Kelimeleri
| Sıra No. | Almanca kelime, anlamı ve örnek cümle |
|---|---|
| 972 | der Zahlungseingang (ödemenin hesaba geçmesi, gelen ödeme) Nach dem Zahlungseingang bestätigt die Buchhaltung dem Kunden die Begleichung seiner Rechnung. — Ödeme hesaba geçtikten sonra muhasebe, müşteriye faturasının ödendiğini bildiriyor. |
| 973 | die Zensur (sansür; okul notu) Die Ausstellung dokumentiert, wie frühere Zensur die Veröffentlichung literarischer Werke beeinflusste. — Sergi, geçmişteki sansürün edebî eserlerin yayımlanmasını nasıl etkilediğini belgeliyor. |
| 974 | zielgruppengerecht (hedef kitleye uygun) Wir gestalten die Informationen zielgruppengerecht, damit auch neue Auszubildende den Ablauf verstehen. — Mesleki eğitime yeni başlayanlar da süreci anlasın diye bilgileri hedef kitleye uygun biçimde hazırlıyoruz. |
| 975 | zielstrebig (hedefine odaklı, kararlı) Zeynep bereitet sich zielstrebig auf die Prüfung vor und überprüft regelmäßig ihre Fortschritte. — Zeynep sınava kararlılıkla hazırlanıyor ve gelişimini düzenli olarak değerlendiriyor. |
| 976 | die Zielstrebigkeit (hedefe bağlılık, kararlılık) Mit ihrer Zielstrebigkeit schafft Anna den Berufswechsel trotz zahlreicher organisatorischer Hürden. — Anna, kararlılığı sayesinde pek çok organizasyonel engele rağmen meslek değiştirmeyi başarıyor. |
| 977 | das Zivilrecht (özel hukuk, medeni hukuk) Im Kurs zum Zivilrecht lernen wir, wie vertragliche Beziehungen zwischen Privatpersonen geregelt werden. — Özel hukuk dersinde bireyler arasındaki sözleşmeye dayalı ilişkilerin nasıl düzenlendiğini öğreniyoruz. |
| 978 | der Zoll (gümrük; gümrük vergisi) Am Flughafen erkundigt sich Mehmet beim Zoll nach den Regeln für mitgebrachte Waren. — Mehmet, havaalanında yanında getirdiği eşyalarla ilgili kuralları gümrük görevlilerine soruyor. |
| 979 | zu Fall bringen (başarısızlığa uğratmak, devirmek) Die unerwartet hohen Zusatzkosten könnten das gesamte Vorhaben zu Fall bringen. — Beklenmedik derecede yüksek ek masraflar, bütün girişimin başarısız olmasına yol açabilir. |
| 980 | zu schätzen wissen (değerini bilmek, takdir etmek) Wir wissen Ihre Geduld zu schätzen, besonders während der anstrengenden Umstellung unseres Systems. — Özellikle sistem değişikliğinin zorlu sürecinde gösterdiğiniz sabrı takdir ediyoruz. |
| 981 | zu seinem Wort stehen (sözünün arkasında durmak, sözünü tutmak) Auch wenn es schwierig wird, steht unser Projektleiter zu seinem Wort. — Zorluklar ortaya çıksa da proje yöneticimiz sözünün arkasında durur. |
| 982 | das Zubehör (aksesuar, ek donanım) Vor dem Kauf prüfen wir, welches Zubehör für den täglichen Einsatz bereits enthalten ist. — Satın almadan önce günlük kullanım için hangi ek donanımın pakete dâhil olduğunu kontrol ediyoruz. |
| 983 | die Zugehörigkeit (aidiyet, bağlılık) Gemeinsame Aktivitäten stärken das Gefühl der Zugehörigkeit, ohne persönliche Unterschiede zu übergehen. — Ortak etkinlikler, kişisel farklılıkları göz ardı etmeden aidiyet duygusunu güçlendirir. |
| 984 | zugunsten (lehine, yararına) Zugunsten einer längeren Mittagspause verzichten wir auf den letzten Tagesordnungspunkt. — Öğle molası daha uzun olsun diye gündemin son maddesinden vazgeçiyoruz. |
| 985 | zugutekommen (yarar sağlamak, faydası dokunmak) Die zusätzlichen Schulungen kommen besonders den Beschäftigten zugute, die erst kürzlich angefangen haben. — Ek eğitimler, özellikle kısa süre önce işe başlayan çalışanlara yarar sağlıyor. |
| 986 | die Zuleitung (besleme hattı, bağlantı hattı) Vor Beginn der Renovierung kontrolliert die Fachkraft die elektrische Zuleitung zum betroffenen Raum. — Uzman, yenileme başlamadan önce ilgili odaya giden elektrik besleme hattını kontrol ediyor. |
| 987 | zum Abschluss kommen (tamamlanmak, sonuçlanmak) Die Verhandlungen kommen zum Abschluss, sobald beide Seiten dem Kompromiss zustimmen. — İki taraf da uzlaşmayı kabul eder etmez müzakereler sonuçlanacak. |
| 988 | zum Ausdruck bringen (dile getirmek, ifade etmek) Mit ihrer Rückmeldung bringt die Kundin zum Ausdruck, wie wichtig ihr persönliche Beratung ist. — Müşteri, geri bildiriminde bireysel danışmanlığın kendisi için ne kadar önemli olduğunu dile getiriyor. |
| 989 | zum Ausdruck kommen (kendini göstermek, ifade bulmak) In den vielen Nachfragen kommt zum Ausdruck, dass die neuen Regeln noch unklar sind. — Çok sayıda soru gelmesi, yeni kuralların hâlâ net olmadığını gösteriyor. |
| 990 | zum Ende kommen (sona ermek, sonuca bağlanmak) Bitte kommen Sie zum Ende, damit auch andere ihre Fragen stellen können. — Başkaları da sorularını sorabilsin diye lütfen konuşmanızı bitirin. |
| 991 | zum Vorschein bringen (ortaya çıkarmak, açığa çıkarmak) Die gründliche Prüfung bringt Schwachstellen zum Vorschein, die im Alltag bisher übersehen wurden. — Ayrıntılı inceleme, günlük işlerde şimdiye kadar gözden kaçan zayıf noktaları ortaya çıkarıyor. |
| 992 | zum Wohl(e) (iyiliği için, yararına) Zum Wohl der Kinder stimmen Eltern und Lehrkräfte ihre Unterstützung möglichst eng miteinander ab. — Çocukların iyiliği için ebeveynler ve öğretmenler destek verirken olabildiğince uyum içinde hareket ediyor. |
| 993 | zündende Idee haben (parlak bir fikri olmak) Elif hat eine zündende Idee, wie wir ohne Umbau mehr Platz schaffen. — Elif’in, tadilat yapmadan nasıl daha fazla yer açabileceğimize dair parlak bir fikri var. |
| 994 | zur Anwendung kommen (uygulanmak, kullanılmak) Das neue Verfahren kommt zunächst in einer Abteilung zur Anwendung, bevor wir es ausweiten. — Yeni yöntem, yaygınlaştırılmadan önce ilk olarak bir birimde uygulanıyor. |
| 995 | zur Anzeige bringen (şikâyet etmek, suç duyurusunda bulunmak) Nach Rücksprache mit einer Beratungsstelle bringt die Kundin den mutmaßlichen Betrug zur Anzeige. — Müşteri, bir danışma merkeziyle görüştükten sonra dolandırıcılık şüphesiyle suç duyurusunda bulunuyor. |
| 996 | zur Diskussion stellen (tartışmaya açmak, görüşe sunmak) In der nächsten Sitzung stellen wir unseren Vorschlag zur flexibleren Dienstplanung zur Diskussion. — Bir sonraki toplantıda daha esnek vardiya planlaması önerimizi tartışmaya açacağız. |
| 997 | zur Haftung heranziehen (zararı karşılamaktan sorumlu tutmak) Wir ziehen das Unternehmen für den Schaden zur Haftung heran, weil Belege vorliegen. — Kanıtlar bulunduğu için şirketi zararı karşılamaktan sorumlu tutuyoruz. |
| 998 | zur Höchstform auflaufen (en iyi performansını göstermek) Bei schwierigen technischen Fragen läuft unsere Kollegin regelmäßig zur Höchstform auf. — İş arkadaşımız, zor teknik sorularla karşılaştığında sık sık en iyi performansını gösteriyor. |
| 999 | zur Rede stellen (hesap sormak, açıklama istemek) Nach den widersprüchlichen Angaben stellte die Kundin den Anbieter wegen der Gebühren zur Rede. — Müşteri, çelişkili açıklamaların ardından sağlayıcıdan ücretlerle ilgili hesap sordu. |
| 1000 | zur Sprache bringen (gündeme getirmek, sözünü açmak) In der nächsten Besprechung möchte Elif die ungleiche Aufgabenverteilung zur Sprache bringen. — Elif bir sonraki toplantıda eşitsiz görev dağılımını gündeme getirmek istiyor. |
| 1001 | zur Sprache kommen (gündeme gelmek, konuşulmak) Ist beim Elternabend auch der neue Stundenplan zur Sprache gekommen? — Veli toplantısında yeni ders programı da gündeme geldi mi? |
| 1002 | zur Verhandlung kommen (görüşülmeye başlanmak, müzakereye açılmak) Die strittigen Vertragsbedingungen kommen erst nach der Klärung grundlegender Fragen zur Verhandlung. — Tartışmalı sözleşme koşulları ancak temel konular açıklığa kavuştuktan sonra müzakereye açılacak. |
| 1003 | zurechtbiegen (kendi çıkarına göre çarpıtmak; düzeltip şekillendirmek) Der Anbieter biegt sich die Zahlen zurecht, damit sein Angebot günstiger erscheint. — Sağlayıcı, teklifini daha ucuz göstermek için rakamları kendi çıkarına göre çarpıtıyor. |
| 1004 | zurückhaltend (çekingen, ölçülü) Die neue Kollegin wirkt zunächst zurückhaltend, beteiligt sich aber zunehmend an unseren Gesprächen. — Yeni iş arkadaşımız başlangıçta çekingen görünüyor ama konuşmalarımıza giderek daha fazla katılıyor. |
| 1005 | die Zurücksetzung (ikinci plana atılma, geri bırakılma) Nach mehrfacher Zurücksetzung bei Beförderungen suchte die erfahrene Mitarbeiterin eine neue Stelle. — Terfilerde defalarca geri plana atılan deneyimli çalışan, yeni bir iş aradı. |
| 1006 | der Zusammenschluss (birleşme, birlik oluşturma) Durch den Zusammenschluss können kleinere Betriebe Schulungen anbieten und Kosten teilen. — Küçük işletmeler birleşerek eğitimler düzenleyebilir ve maliyetleri paylaşabilir. |
| 1007 | zuschneiden (uygun hâle getirmek, uyarlamak; ölçüsüne göre kesmek) Die Kursleiterin schneidet den Unterricht auf die beruflichen Bedürfnisse der Teilnehmenden zu. — Kurs eğitmeni dersleri katılımcıların mesleki ihtiyaçlarına göre uyarlıyor. |
| 1008 | der Zuschuss (maddi katkı, destek ödemesi) Mit einem Zuschuss der Gemeinde kann unser Verein neue Geräte für das Jugendtraining anschaffen. — Derneğimiz belediyenin maddi desteğiyle gençlerin antrenmanları için yeni ekipman alabiliyor. |
| 1009 | zusehends (gözle görülür biçimde, gitgide) Seit Beginn des Praktikums wird Mehmet im Umgang mit Kunden zusehends sicherer. — Staja başladığından beri Mehmet’in müşterilerle iletişimdeki öz güveni gözle görülür biçimde artıyor. |
| 1010 | die Zuwanderung (başka bir ülkeden göç, göçle yerleşme) Die Beratungsstelle informiert über Zuwanderung und unterstützt Familien bei der Orientierung im neuen Alltag. — Danışma merkezi, göç konusunda bilgi verip ailelerin yeni yaşamlarına uyum sağlamasına destek oluyor. |
| 1011 | die Zuwendung (ilgi, şefkat; maddi destek) Gerade während eines langen Klinikaufenthalts brauchen ältere Menschen auch persönliche Zuwendung. — Özellikle uzun hastane yatışlarında yaşlılar kişisel ilgiye de ihtiyaç duyar. |
| 1012 | der Zweig (dal, alan; ağaç dalı) Dieser Zweig der Forschung untersucht, wie Menschen neue Sprachen im Erwachsenenalter lernen. — Araştırmanın bu dalı, insanların yetişkinlikte yeni dilleri nasıl öğrendiğini inceliyor. |
| 1013 | zwischenmenschlich (insanlar arası, kişiler arası) Zwischenmenschliche Konflikte lassen sich leichter lösen, wenn alle Beteiligten einander aufmerksam zuhören. — Tüm taraflar birbirini dikkatle dinlediğinde kişiler arası anlaşmazlıklar daha kolay çözülebilir. |
“Ü” Harfi ile Başlayan Almanca C1 Kelimeleri
| Sıra No. | Almanca kelime, anlamı ve örnek cümle |
|---|---|
| 1014 | überdenken (yeniden düşünmek, gözden geçirmek) Nach den Rückmeldungen der Teilnehmenden überdenken wir die bisherige Struktur unseres Sprachkurses. — Katılımcıların geri bildirimlerinden sonra dil kursumuzun mevcut yapısını gözden geçiriyoruz. |
| 1015 | übereinkommen (anlaşmak, mutabık kalmak) Die Beteiligten kommen überein, den Zeitplan gemeinsam zu überprüfen und gegebenenfalls anzupassen. — Taraflar, takvimi birlikte gözden geçirme ve gerekirse değiştirme konusunda anlaşıyor. |
| 1016 | die Übergabe (devir teslim, teslim etme) Bei der Übergabe informiert die Pflegekraft ihre Kollegin über wichtige Veränderungen im Tagesverlauf. — Bakım çalışanı nöbet devrinde, iş arkadaşına gün içindeki önemli değişiklikleri bildiriyor. |
| 1017 | die Übergeneralisierung (aşırı genelleme) Die Übergeneralisierung einer Grammatikregel führt manchmal zu Fehlern bei unregelmäßigen Verben. — Bir dil bilgisi kuralının aşırı genellenmesi, bazen düzensiz fiillerde hatalara yol açar. |
| 1018 | überheblich (kibirli, kendini üstün gören) Seine überhebliche Antwort erschwerte die Zusammenarbeit, weil er die Erfahrung anderer Kollegen abwertete. — Diğer iş arkadaşlarının deneyimini küçümseyen kibirli yanıtı iş birliğini zorlaştırdı. |
| 1019 | übermitteln (iletmek, aktarmak) Bitte übermitteln Sie die fehlenden Unterlagen über das geschützte Onlineportal. — Lütfen eksik belgeleri güvenli çevrim içi portal üzerinden iletin. |
| 1020 | übers Ohr hauen (kandırmak, dolandırmak) Der Verkäufer hat uns übers Ohr gehauen und Gebrauchtware als neu verkauft. — Satıcı, kullanılmış ürünleri yeni diye satarak bizi dolandırdı. |
Almanca C1 kelime listesi PDF
C1 kelimelerini çevrimdışı ve düzenli çalışmak isterseniz C1 PDF’ini alın. Tek seferlik ödeme, abonelik yok. PDF’i indirip saklarsınız; ilk sayfaları satın almadan önce ücretsiz önizlenir.
- Kelimeler Türkçe anlam ve örnek cümleyle
- Android uygulamasında her seviyede bazı harfler ücretsiz; C1 paketinde C1 PDF’i, bütün harfler ve doğal sesli okunuşlar var
- Diğer seviyeler için A1, A2, B1, B1-B2 ve B2 Beruf paketleri ile altı seviyelik toplu paket de var
- 760.000+ kayıtlı sözlük internet bağlantısı olmadan da açılır
Uygulama şimdilik yalnız Android için. Google Play ve Google Play logosu, Google LLC’nin ticari markalarıdır.
Diğer Seviyelerin Kelime Listeleri
- Almanca A1 Kelimeleri
- Almanca A2 Kelimeleri
- Almanca B1 Kelimeleri
- Almanca B1-B2 Kelimeleri
- Almanca B2 Kelimeleri (mesleki)
- Almanca Kelime Sayısı: Hangi Seviyede Kaç Kelime?
Sık Sorulan Sorular
Almanca C1 kelime listesi PDF olarak var mı?
Evet. C1 kelime listesinin PDF’i AlmancaABC Android uygulamasındaki C1 paketindedir; tek seferlik ödemeyle alınır, abonelik yoktur. İlk sayfaları satın almadan önce ücretsiz önizlenir. Uygulama şimdilik yalnız Android için.
Almanca C1’de kaç kelime var?
Tek bir resmî sayı yoktur; sınav kurumları ve ders kitapları farklı listeler kullanır. AlmancaABC’nin C1 listesinde 1.000’den fazla kelime ve ifade vardır.
C1 kelimeleri nasıl çalışılır?
Kelimeyi örnek cümlesinde, birlikte kullanıldığı fiil ve isimlerle öğrenin; C1’de tek kelimeden çok kalıp önemlidir. Okuduğunuz haber ve metinlerde bu kelimeleri işaretleyin ve kendi cümlelerinizi yazın.
Almanca öğrenmek ABC kadar kolay.
AlmancaABC’de A1, A2, B1 konu anlatımları, kelime listeleri ve Almanca öğrenmek için ihtiyaç duyduğunuz içerikler bir arada.